2016 Yılına Dair Siyasi Mülahazalar.

http://atillaguney.org/2016 yılı geride kaldı. Bir bütün geçmiş yıla baktığımızda her yeni güne uyandığımızda bu coğrafyada yaşayan her bireyi etkileyen olaylarla karşı karşıya kaldık. Nasıl bir yıl oldu sorusu da güncelliğini koruyacak bir noktada duruyor.

Mersin Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla Güney, PİRHA’dan Diren Keser‘in gündeme ve 2016’ya dair sorularını yanıtladı.

D.Keser: Nasıl bir yılı geride bıraktık?

A.Güney: 2016 yılı siyaseten ve toplumsal olarak ilginç bir yıl olacak! Geçmiş gitmiş bir yıl için gelecek zaman kipi kullanmak mantık dışı gelebilir. 2016’da birçok toplumun on yıllara sığdıracağı siyasal-toplumsal ve iktisadi olay yaşandı Türkiye’de. Ancak, aynı zamanda emareleri şimdiden görülebilen keskin dönüşümlerin de habercisi. Bu nedenle henüz tamamlanmamış, eksik bir yıl 2016… Ve yine bu nedenle 2015’in son yarısı ile birlikte düşünüldüğünde aynı zamanda artık da bir yıl. Yani hem eksiği var hem fazlası, hem bir buçuk yıl, hem yarım yıl. Hem apalak hem prematüre…

D.Keser: Söylediklerinizi hangi olaylar üzerinden tanımlıyorsunuz?

A.Güney: 2016 yılı siyaseten, önceki yılın ikinci yarısındaki iki genel seçim – Haziran ve Kasım 2015 seçimleri- ve sonuçlarından bağımsız anlaşılamaz, çözümlenemez. Ve kuşkusuz, bu seçimlere damgasını vuran HDP olduğu gibi, bunun bedelini oldukça ağır ödeyen de yine HDP oldu. Haziran 2015 seçimlerinde aldığı oylarla HDP doksan yıllık cumhuriyetin muktedirlerinin ezberini bozmakla kalmadı, burjuva devletinin temel taşlarını da yerinden oynattı. Seçim öncesi “HDP Türkiyelileşecek mi ?” tartışması yapılırken, bir de gördük ki Türkiye HDP’lileşmeye doğru gidiyor. Özellikle “Büyük İnsanlık” seçim bildirgesiyle, siyasi söyleme yeni bir soluk getirmekle kalmadı, 1980’den bu yana verili siyasi sistem içerisinde yer bulamayan başta işçi sınıfı olmak üzere, ezilenlerin, dışlananların, yok sayılanların sesi ve temsilcisi olmaya aday olduğunu gösterdi. Israrla HDP’yi bölgeye sıkıştırmaya çalışanların, batı illerinden ve özellikle büyük şehirlerden alınan oyları görünce uykuları kaçmış olsa gerek ki, bir daha böyle bir durumla karşılaşmamak için ellerinden geleni yapmaya ant içmiş olmalılar.

HDP’ye karşı bir ittifak kurulduğunu mu söylüyorsunuz?

“Marx, burjuvazi sonuçlarını önceden garantilemediği hiçbir seçime bile isteyerek onay vermez, der. Az gelişmiş ülkenin burjuvazisinin ufku ve öngörüsü de az gelişmiş olacak ki bu sonucu önceden kestiremedi. Ama sonrasında bir daha böyle bir şeyin yaşanmaması için ne gerekiyorsa onu yaptı. Haziran 2015 sonrası barış görüşmelerinin sonlandırılmasını, Kasım seçimlerini ve 2016 da HDP’ye yönelik saldırıları bu bağlamda değerlendirmekte yarar var. Milletvekillerinin çoğunluğu, seçimle gelmiş belediye başkanlarının tamamı tutuklanmış, ülke genelinde il ve ilçe yöneticilerinin tamamı gözaltına alınmış, sadece üyelerine ve aktivistlerine değil, -sayıları onbine yaklaşan- entelektüel kadrolarına ve sempatizanlarına karşı derdest etme furyasının başlatıldığı bir partinin maruz kaldığı bu durum ancak siyasi soykırım olarak tanımlanabilir.”

“ARTIK SERMAYE’NİN MHP’YE İHTİYACI YOK”

O zaman kasım seçimleri bir dönüm noktasıdır diyebilir miyiz?

“Kasım seçimleri, Türkiye’de kör topal da olsa işleyen biçimsel parlamenter demokrasinin sonunun ilanıdır. Zaten uzun zamandır işlev ve anlamını yitirmiş olan parlamento ve onun oluşturulma süreci fiilen içi boşaltılarak askıya alındı. Meclisin anlamsızlaştırılması, onun içini doldurmak için yarışan siyasi partilerin de varlığını gereksiz hale getirdi. HDP’ye yönelik süpürme hareketinin ardından, MHP’nin anayasa değişikliği sürecindeki tavrı partinin tabanında ciddi bir sarsılma yaratırken ve şayet referandumda değişikliklere evet denilirse –ki demesi kesin- bu MHP’nin sonunu getirecek. İdeolojisi ve kitlesi büyük oranda AKP ve CHP arasında paylaşılan ülkücü hareket 1970’lerden bu yana güçlü bir işçi sınıfı karşısında kendisine yüklenen rol ve misyonu artık tamamladı. Daha açık bir deyişle sermayenin artık MHP’ye ihtiyacı yok.

“2023’ÜN ERKEN PROVASI”

2016 yılının en önemli günlerinden biri de 15 Temmuz. Tarihinde birçok darbeyi yaşamış ülke insanı bir kez daha darbe girişimiyle karşı karşıya kaldı. 15 Temmuz’u nasıl okuyorsunuz?

“2016’nın tartışmasız en vurgulanmaya değer siyasal vakası hiç kuşkusuz 15 Temmuz darbe girişimi olarak tanımlanan olay. Ve yine benim açımdan geçtiğimiz yılın en akılda kalan manşeti, “Bu darbe bize Allahın bir lütfudur” cümlesi. Bu cümledeki slogandan ne anlaşılması gerektiğini 16 Temmuzdan bu yana toplumun önemli bir kesimi salt gözlemlemekle kalmıyor, bizatihi yaşıyor da. 15 temmuz vakasının bana ilginç görünen yönlerinden bir tanesi, genellikle darbe yapanlar veya darbeye kalkışanlar, girişimlerini haklı göstermeye, bir başka deyişle kendileri için bir meşruiyet zemin araya gelmişlerdir. Ancak son olayda, iktidar tarafı darbeye maruz kaldığı konusunda içerde ve dışarıda hatırı sayılır bir grubu ikna etmeye çalışmak zorunda kaldı. Gerçekten bir darbe girişimi olup olmadığı, olduysa bunun niteliği, nedenleri, darbecilerin kimliği, darbeye girişenlerle maruz kalanlar arasındaki ilişkinin niteliği tartışmalarını bir yana bırakıp bunu gelecek neslin tarihçilerine havale edelim. Ancak açıkça görünen şu ki, artık fiilen işlemeyen parlamenter demokrasiye karşı girişilen bir darbe girişimin tarihi olarak hatırlanacak olan 16 Temmuz 2016 tarihi itibariyle Türkiye cumhuriyeti devletinin kurucu ideolojisi olarak Kemalizm tarihsel misyonunu tamamlamıştır. Temmuz sonrası cumhuriyetin Kemalist mitlerinin yerini, darbecilerin ortadan kaldırmaya çalıştığı “demokrasi ve onun yılmaz savunucuları”nın kişiliğinde simgeselleştirilen yeni mitlerin sürüme sokulması dikkat çekicidir. Darbecilerin işgalci güçlerle özdeşleştirilmesi, sivillerin darbe girişimine karşı direniş ve tepkilerinin ikinci kurtuluş savaşı olarak sunulması, bugünün demokrasi bayramı ilan edilmesi, caddelerin, parkların isminin değiştirilmesi, 15 Temmuza dair gazilik ve şehadet söylemlerinin üretilmesi, kahramanlık öykülerinin yazılması, bu tarih adına yeni paraların basılması, cumhuriyetin kuruluş sürecindeki mit yaratım sürecini çağrıştırıyor. Kuva-i Milliye ruhunun Yenikapı ruhu ile ikame edildiği 2016’nın ikinci yarısı sıkça dillendirilen 2023’ün erken provasıdır.”

“AKP ÖRGÜTÜ, ARTIK İKTİDARINI DEVRETMEYE RIZA GÖSTERMEYECEK”

2017 de sizin başlarken ifade ettiğiniz gibi bitmeyen, tamamlanmayan bir yıl mı olacak?

Geleceğe dair öngörüde bulunmak insanı muhafazakârlaştırır. Bu nedenle 2017’nin siyaseten nelere gebe olacağı üzerine öngörüler tasarlamak pek harcım olmamakla birlikte geçmiş tuhaf bir yılın siyasal olaylarına bakıp gelecek yılın siyasi mülahazalarının “rejim değişikliği” tartışması etrafında döneceği açıkça görülüyor. Türkiye adım adım tek partili bir siyasal düzeneğe doğru götürülüyor. İhtimaldir ki yeni yılda CHP –kurumsal kimliği ve ideolojik olarak sertleşmiş tabanı nedeniyle çok kolay olmasa da – 2016 yılında HDP’ye reva görülen süpürme operasyonunun nesnesi durumuna gelecektir. Bu evrilişin sonunda varılacak noktayı siyasal rejim değişikliği bağlamında tartışmak bana çok anlamlı gelmiyor. Zira ne AKP uzun zamandır siyaset bilimi çerçevesinde siyasi parti olarak değerlendirilebilecek kurumsal bir yapıya sahip, ne de hızla ülkenin sürüklendiği konumun verili literatürde bir tanımı var. Dolayısıyla, partili cumhurbaşkanlığı, yarı başkanlık, Türk tipi cumhurbaşkanlığı tartışmaları kifayetsiz kalacaktır. Gerçek olan şu ki referandumdan ne sonuç çıkarsa çıksın, AKP örgütü artık iktidarını kendisinin dışındaki bir kişi, kurum ya da partiye demokratik seçimler yoluyla devretmeye rıza göstermeyecektir.”

“BU DÖNEM TÜRKİYE SİYASİ TARİHİNİN EN UZUN 3 YILI”

Son olarak ne söylemek istersiniz?

“Yeni bir yılın ilk günlerinde, geçmiş yıl üzerine değerlendirmelerde bulunmak adettendir. Siyaseten 2016 üzerine mülahazada bulunmak koyla olmasa gerek. Zira bu öyle bir yıl ki, kendisinden önceki 2015’in siyasi olayları -gelişmeleri değil- göz önünde bulundurulmadan ne de yeni yılda yaşanacak olası siyasal değişimlere dair kestirimlerde bulunmadan konuşmak çok da olanaklı görünmüyor. Kim ne derse desin geleceğin toplumsal-siyasal tarihçileri için bu dönem Türkiye siyasi tarihinin “en uzun üç yılı” olarak sıfatlandırılmayı hak edecek gibi görünüyor.

Diren Keser-MERSİN