ASIL ŞİMDİ POSTMODERN ZAMANLARDAYIZ

2010’lu yıllardayız ve bu topraklar tarih boyunca görmediği bir yağma ile karşı karşıya. Sadece, topraklar, doğa, kentler yağmalanmıyor, kentler bombalanıyor, yerle bir ediliyor, insanlar katlediliyor, binlerce insan işinden, ekmeğinden ediliyor… Burası Türkiye ve bu coğrafyanın da Heideggerleri Schmittleri var ve gelecekte, kim bilir belki de büyük filozof ilan edilecekler. Değil mi ki faşizmin içerden bu ideologları, sonradan faşizmi sıradanlaştıran Arendt, postmodernist tarikatın baş tacı kuramcıları ilan edildiler. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve komünle taçlanan sınıf savaşımlarının işçi sınıfının yenilgisiyle durulmasının sonrasında türeyen Schopenhauer, Kierkegaard, Nietzsche, Bergson gibi, idealizmin çöplüğünde kendilerine zar zor yer bulacak aristokratlar, 1968 sonrasında çoğunluğu tövbekar olacak Marksist sosyal bilimciler tarafından yeniden “keşfedilip” piyasaya sürüldüler. Bizim aynı yazgısal süreci izleyen solcu münevverlerimizin 1980 sonrasında Nietzscheyi, Foucault’u Oğuz Atay ile eş zamanlı keşfedip kendi zihinsel piyasaları üzerinden tedavüle çıkarmaları da kayda değerdir.
Düşünsel yabancılaşma biçimi olarak felsefenin aşılmasının zorunluluğuna vurgu yapan Marx’ın ısrarının aksine felsefeyi yegane bilimsel etkinlik olarak sunan postmodern havariler, insan aklına küfrü, arzuya tapıncı tarikatlarının amentüsü haline getirirken, aydınlanma düşüncesini dinsizlik ilan ettiler. Dillerine pelesenk ettikleri akılcı insani eyleminin yerine, özneyi “kuran” arzunun akıldışılığının çıktıları, bugün gerçekten sadece akla durgunluk vermekle kalmayıp insan onurunu da yerle bir eden bir ahlaksızlıkla harmanlanarak duruyor karşımızda. Yaşayarak deneyimlediğimiz bu insanlığın zembereğinden boşanmış hali postmodern vaizlerin haklılığını göstermez; aksine insanlık halinin neredeyse bütün ahlaki dayanaklarını yitirmiş olmasında bu vaazların payı inkar edilemez. Zira onlar, gelmekte olan bu ahlaksızlığı ideolojilerinin haklılığına payanda kılmış, insan onuru karşısında histerik kahkahalar atan yeni dinin yerleşmesinde İsa’nın havarilerinin rolüne soyunmuşlardır. Yeni emperyalizmin savaş çığırtkanlığının, her türlü ahlaki değeri yerle bir edip insan yaşamını anlamsızlaştıran nihilizmin, kötülüğü sıradanlaştırıp yığınlar tarafından kanıksanmasının yolunu açan ironik gevezeliğin, onca ölüm, kıyım, iktidarların yalanları ve rezillikleri karşısında kayıtsız ve hatta içten içe sadistçe bir neşeyle bezenmiş çoğunluğun oluşturduğu bu cehennemi varoluşun bir anlamda kanıksama yoluyla meşruiyetini sağlayacak varlıkbilimsel ve bilgi-kuramsal taşları bu saygıdeğer havariler tarafından döşendi.
Üretim ilişkileri konusundaki cehaletlerini, ekonomik determinizm suçlamasıyla geçiştirip ipe sapa gelmez spekülatif eklektisizmlerle kamufle etmeye çalıştılar. Artık milyonlar değil milyarlarca insanın hayatta kalmak için binlerce yıl öncesinin köleci üretim tarzını aratmayan çalışma koşullarını görmezden gelip, insanı zapt edilemez libidosunun, conatusunun ya da adına her ne halt diyecekseniz onun esiri olmuş “sevişgen” yaratıklar olarak “tasarlayan” yeni din, böylece her türlü tahakkümü doğallaştırıp dirimselleştirerek bu tahakküm biçimleriyle mücadelenin anlamsızlığını da alttan alta şırınga etti. Tamamen insanlık dışı bir durum için uygun koşulların oluşmasının fikri temelleri mide bulandırıcı bir anti-hümanizmle allanıp pullandı.
Her türlü insani eylemi bütün bir toplumsal tarihsel siyasi analizin merkezinden çıkarıp, yerine yapıları koyan postmodern inanç, insanlardan oluşan toplumun yerine kendi kendisini kendiliğinden kuran kurgusal yapı olarak imgelemsel dünyayla bizi baş başa bıraktı. Eylemin doğa karşısındaki karşı konulmaz direncinin yerine söylemin ataleti konuldu. Dilde önerme olarak var edilenin, simgeselleştirilenin her zaman ampirik gerçeklikle bağlantısı olmasının zorunlu olmadığı düsturundan hareketle, insani pratik ve ampirik gerçeklik felsefi kurmacanın pratiğiyle ikame edilip üstün tutulmasına kadar ileri gidildi. Bu kafa karışıklığı, para tapıncı kendini nesnel olarak dayattıkça insani erdemlere yönelik eğilimin azalışı, insanlar arası eşitliğin olanaklılığına olan inancın, Nietzsche ile birlikte, önce kuramsal düzeyde, devamında da gündelik yaşamda tavizsiz reddine kadar ulaştı. Pratikte bu gün karşı karşıya olduğumuz paradan başka herhangi bir şey karşısındaki kayıtsızlık, hiçbir ahlaki ve insani ilkenin olmaması, herkesin herkesin kurdu değil kurbanı haline geldiği duruma geldik.
Arzu daima düşünceye üstün tutulurken, bu doymak bilmez canavarı yaratan ve besleyen sınıflı toplumun şavaşçıllığı, bencillik, rekabet, bitmez tükenmez meta hırsı, kısacası bütün bir burjuva ilişkileri göz ardı edilip, yerine arzu ve neye nasıl hizmet ettiği, edeceği kestirilemeyen duygulanım, bütün problemleri açıklayan sihirli bir felsefi ve psikanalitik anahtara dönüştü. Böylece kapitalizmin her şeyi metaya (paraya) tahvil eden ilişkilerinin sonucu olan arzu ve duygulanım gibi hezeyanlar tarih öncesi ve hatta arkeolojik bir ilk nedene dönüştürülerek insanlık alaşağı edilip anlamsızlaştırıldı. Öznenin kendi dışındaki maddi dünyayla girdiği çelişkili ama bütüncül, çatışmalı ama bir o kadar olumsal ve tarihsel ilişkinin yerine düşünce-arzu ikiliği yerleştirilip, kerameti kendinden menkul davranımı olan ya da itkisini nereden aldığını asla açıklayamadıkları arzu her derde deva ve her türlü insaniyeti yerle yeksan eden tanrısal bir etkinlik olarak sunuldu
Postmodernistler sadece rasyonalizme saldırmakla yetinmediler. Hücum iki koldan ve aslen tarihsel maddeciliğe karşı gerçekleştirildi: Hiç de tuhaf olmayan bir biçimde, bu havarilerin hatırı sayılır bir kısmı soğuk savaşın ilk on yılında tarihsel maddeciliğin tedrisatından geçmiş isimlerden oluşuyordu. Sonrasında iki koldan ilerlediler, bir cephe doğrudan diyalektiğe saldırıydı. Hegel’e ve diyalektiğine ölü köpek muamelesi yapanlar, örneğin ondan “dispositif”i aşırmakta sakınca görmüyorlardı. Tarihselliğe karşı duydukları tiksintiye rağmen, şizoanaliz üzerinden tarihi dönemleştirmeyi de ihmal etmiyorlardı. Yeni bir din yaratırken, bir yandan geçmiş bütün maddeci düşünsel birikimi sapkın ilan edilirken, yeni inanma biçimi ve ritüeli, günahkar ilan edilen geçmişin tersyüz ederek yeniden kurulumuna dayanıyordu ki bu bütün inanç oluşumlarında görülen evrensel bir eğilimdir.
İkinci saldırı, doğrudan içeriye, tarihsel maddeciliğe yönelikti. Entelektüel donanımlarının oluşumunda çok şey borçlu oldukları Marksizmi bu kez çağdaş idealist felsefeden aşırdıkları silahlarla içi boşaltılmış, itibarsızlaştırılmış bir yaklaşım haline getirmek için inanılmaz bir çaba harcadılar. Neredeyse yarım yüzyıl, epistemoloik kopuş, son kertede belirlenim, üretim tarzlarının eklemlenmesi, alt yapı-üst yapı ilişkisi, üretken emek-üretken olmaya emek gibi boş, anlamsız, şimdiden dönüp geçmişe bakıldığında kurama hiçbir katkısı olmayan, tarihsel maddeciliğin klasik düşünürlerinin zihin ajandasında hiçbir zaman yer almamış sorunlar yaratılarak tartışıldı. Özellikle dikkat çekici olan Marx tarafından hiçbir zaman dert edilmemiş, alt yapı-üst yapı ilişkisi ve iktisadi belirlenim, bir mesele haline getirildi, olmayan bir “sorunsal” yaratılıp nerdeyse bir dönemin bütün düşünürleri tartışmanın girdabına çekildi. Felsefe Marx’ın onca uyarısına rağmen, hem de en azılı idealist peygamberler üzerinde tarihsel maddeciliğin merkezi teması haline getirilirken, emek, sömürü, sınıf çatışması, bu spekülatif laf kalabalığının içerisinde birer fısıltı olarak kaldı.
Küçük burjuvazinin bütün yaşamsal korkularının, arafta olma halinin, hiç bir zaman burjuva olamama ümitsizliği ile her an işçi sınıfı saflarına düşme korkusunun yarattığı travma hali, asla ulaşamayacağı sınıfa duyduğu hayranlık ile her an girdabına kapılacağı işçi sınıfına duyduğu nefret karşısındaki ruh hali hezeyanını postmodern ideolojinin her argümanında görürsünüz. Küçük burjuva ideolog, pratikte sömürü ve sermayenin tahakkümü karşısında kahredici bir sessizliğe konumlanırken, kuramsal düzlemde muhatapsız bir bulanık radikalizm havuzu içinde debelenir. İçi doldurulamayan bu kuramsal radikalliğin imdadına, onuncu yıl marşı ya da mehteran misali Nietzscheci aforizmalar yetişir. Aforizmik söylem tarzı otoriter entellektüelizmin belirgin özelliğidir. Nasıl olmasın ki, zira entellektüelizm popülizmin diyalektik tamlayanadır ve ikisi de otoriterlikten beslenir, otoriterliği yeniden üretir. Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında, Marx’ın tiye aldığı demokrasi ve onun otorite-iktidar ilişkileri burjuva bencil hesapçılığının buzlu sularında çözülüp giderken, FAŞİZM yeniden tarihin tini olmaya başladı. Gırtlağına kadar yolsuzluğa ve hırsızlığa bulaşmış küçük burjuvazi ile neredeyse yarım yüzyıldır uygulanan yeni-liberal iktisat politikaları sonrası sınıfını kaybetmiş “halkı”ın meydana getirdiği uyumsuz güruh, bu faşizmin kitle tabanını oluşturuyor. Bir küçük burjuva ideolojisi olarak postmodernizm bu sinirli ve aşırı yorgun yığının sadece kendisini aklamakla kalmayıp, faşizm koşullarında işleyeceği günahları da sevaba dönüştüreceği inançsal zeminin ideolojik temellerini oluşturmaya peşinen aday olmuş hatta kendi kendisini tayin etmiştir.