2017-2018 Eğitim Öğretim Yılından İtibaren Uygulanacak Yeni İlk ve Ortaöğretim Müfredatı Üzerine Genel Bir değerlendirme.

2017-2018 eğitim öğretim yılında uygulanmaya başlanacak olan ilköğretim ve ortaöğretim müfredatı, 13 Ocak 2017 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığının internet sayfasında askıya çıktı ve tartışmaya açıldı. Bir ay süreyle ilgili birimlerden, öğretmen ve velilerden gelecek öneri ve eleştiriler alınacakmış, bu doğrultuda gerekli değişiklik ve düzenlemeleri yapacakmış Eğitim Bakanının söylediğine göre. Bu süreç üzerinden bakanlık ve hükümet olarak ne kadar demokrat olduklarını, tartışmaya ve farklı görüşlere saygı duyup önem verdiklerini belirtmeyi de fırsat bildi. Müfredatın hazırlanış aşamasında, eğitimin omurgasını oluşturan öğretmenlerin ve onların meslek örgütleri olan sendikaların devre dışı bırakılmış, velilerin neredeyse son şekli verildikten sonra değişiklikten haberdar edilmiş olmalara bu demokratlık teranesinin bilindik iktidar hikâyelerinden biri olduğunu gösteriyor. Hangi uzmanlar tarafından ve nasıl hazırlandığı sır gibi saklanan bir müfredat değişikliği sorunludur. Öte yandan, Ocak 2017’de kamuoyu ile paylaşılan söz konusu yeni müfredatın 17 Temmuz 2017’de nihai hali yayınlandığında, değişikliklere yöneltilen öneri ve eleştirilerin neredeyse tamamının dikkate alınmadığı, birkaç küçük düzeltme ve ekleme dışında metnin ilk hali ile son hali arasında bir fark olmadığı açıkça görülebilir. Yeni müfredat metninin kimler tarafından hangi uzmanlık çerçevesinde hazırlanıp geliştirildiği, hangi eksiklikleri gidereceği ve eski müfredatla kıyaslandığında ne tür bir farklılık taşıdığı açık ve şeffaf biçimde belirtilmemiştir. Müfredata eklenen ve müfredattan çıkartılan konu başlıklarının ne gibi toplumsal yarar ve hedefler doğrultusunda belirlendiği bilimsel gerekçelere dayandırılarak açıklanmamıştır.

Genel anlamıyla her iki müfredatın da özü üzerine bir değerlendirme yapılacak olursa:
1. Bu müfredat, bir hesaplaşma, rövanş alma anlayışı üzerine şekillendirilmiş. Türkiye’deki yaygın kanının aksine salt Atatürkçü ve/veya laik değerlerle değil, çağdaşlık, demokrasi, özgürlük, eşitlik adalet adına evrensel kabul edilen ne varsa onunla hesaplaşma müfredatıdır. Bakanın da sıkça belirttiği gibi iktidarın ve onun kutlu yürüyüş olarak tanımladığı 2023 hedefine ulaşılmasında destekçisi olacak dindar ve kindar neslin yetiştirilme müfredatıdır.
2. Bu müfredatla eğitim alacak yeni kuşaklar, zaten hayli zamandır dış ve içi politikada gözlemlenen içe kapanma, dış dünyadan yalıtılmış bir toplumsal yaşam için gerekli zihni, ideolojik ve kültürel yapılanma şekillenecek. İç ve dış düşman tehdidi algısı, yaşadığı topluma ve ülkesine, toprağına samimi bir hisle bağlanacak kuşaklar yetiştirmek hedefi, eğitim programının temel felsefesi olarak en başından belirlenmiş.
3. “Değerler eğitimi”ni – ki bundan ne kastedildiği açıkça belirtilmemiş- temel hedef olarak aldığı gözlenen yeni müfredatla, iktidar son derece totaliter bir anlayışla kapalı bir toplumun olmazsa olmazı olan otoriter kişiliğin oluşumunda eğitimi ve kurumlarını diğer toplumsal yapılardan öncelikli bir konuma oturtuyor. Değerlerden sıklıkla milli değerlere gönderme yapılıyor. Buradaki milli sıfatı, ulusal anlamında değil, Osmanlıdaki ümmet ile benzer anlamda, yani inanç birlikteliği anlamında kullanılıyor. Yani bütün bir müfredat içerisinde geçen her milli değer kavramından İslami değerleri anlamalıyız. Metinlerde sıklıkla geçen “değerler eğitimi”ndeki değer kavramından herkeste bir örnek olması gerektiği fikrini uyandıran homojenleştirici (tek millet), totaliter bir anlayış hakim.
4. Demokratik toplumlarda, ya da demokratikleşmeyi hedefleyen toplumlarda, müfredatların temel amacı, öğrencilere sadece öğrenmeyi değil, bunun aracılığıyla bilimsel bilgiyi üretecek kapasiteyi kazandırmak olmalıdır. Yeni müfredat aracılığıyla iktidar değerler eğitimi marifetiyle öğrenciyi terbiye etmeye, okulları da talimhanelere dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Esasen, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devletin eğitim anlayışı, vatandaşına ve genç kuşaklara karşı paranoid bir güvensizlik ile şekillenmiş bir terbiye etme mantığına dayanıyordu. Bu mantık devam etmekle birlikte, son müfredat değişikliğinde dikkat çekici olan, azçok aydınlanmadan etkilenmiş geçmiş dönem eğitim anlayışının özünde yer alan evrensel değer kırıntılarından da vazgeçilmesidir. Öyle ki bütün bir müfredat metinlerinde kullanılan sözcük ve deyimlerin frekansı alınsa, en çok kullanılan sözcükler sırasıyla, ihtimaldir ki, değer, milli değeler, manevi değerler, yerel değerler çıkacaktır.
5. Müfredatların da, bir ülkenin toplumsal-siyasal yaşamına biçim veren anayasaları gibi özü ile lafzı arasında onarılamaz açmazları olması kaçınılmazdır. Nasıl ki T.C Anayasasında, devletin laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olduğunun yazıyor olması pratikte pek de bir anlam ifade etmiyorsa, yeni müfredat taslağında da herhangi bir standart metinde sıkça karşılaşacağınız beylik demokratik eğitim söylemlerine ver verilmesi de bizleri şaşırtmamalı. Ve yine nasıl ki anayasanın asıl özünü ve otoriterliğini dışa vuran neredeyse yasakları düzenleyen her maddede karşımıza çıkan, “vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğüne…” diye başlayan cümlelerse, müfredatın da özünü belirleyen, her ders için olur olmaz kullanılan milli, manevi ve yerel değerler eğitimidir. Bunun yanı sıra, derslerde “Türk milletinin bölünmez bütünlüğüne, milli manevi değerlere, kültürel ve ahlaki değerlere aykırı unsurlar…” içeren metinler okutulamaz, ya da, “ metinlerde ayrıştırıcı, bölücü ve ideolojik ifadelere yer verileme…” gibi cümleler iktidarın eğitim anlayışının özünü ortaya seren ve sıkça vurgulanan uyarılar olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye siyasi tarihini ve güncel siyasi gelişmeleri takiben her vatandaş bilir ki, milli değer, milletin bölünmez bütünlüğü, milli değerlere aykırılık, ayrıştırıcı, bölücü, ideolojik gibi sıfat ve tanımlamalar, sadece otoriterleşmenin yükselişe geçtiği dönemlerde değil, otoriterleşme eğiliminde olan iktidarların elinde, otoriterliklerini sağlamlaştırmada akıl almaz fırsatlar sunar. Yeni müfredatta bu anlayış öylesine abartılmış ki, sadece sosyal bilim ve edebiyat derslerinde değil, fen bilimleri derslerinde dahi “milli değerleri özümseyen, milli değerlere göre hareket eden…” , “ .. vatanı ve milleti için icatlar yapan… “ ifadeleri sıkça kullanılıyor.
6. Kamuoyunda en çok sıklıkta tartışılan evrim kuramının biyoloji dersi kapsamından çıkarılması, metnin ilk haline göre, Darwin’in isminin ve düşüncelerinin biyoloji bilimine katkısı olan bilim insanları ünitesinde zikredilip anlatılarak biraz daha yumuşatılmış gibi görünüyor. Ancak, Bakanın kendisinin de bir rahatsızlık olarak dillendirmek zorunda kaldığı gibi, mutasyon, adaptasyon gibi evrim kuramının temelini oluşturan konulara yer vermek zorunda kalmışlar. Çünkü evrim kuramı, sağduyunun kabullendiği biçimiyle yaradılış inancının karşısına konulacak bir yaklaşım değil, biyoloji biliminin temelidir. Evrim kuramına dayanmayan biyoloji bilimi olmaz. Bunun için biyolojiyi ders olarak müfredattan çıkartmak lazım ki bu kısa vadede mümkün görünmüyor
7. Bilişim Teknolojileri ve Yazılım dersi müfredat metni, akıllara ziyan bir çalışma. Burada ve Fen Bilgisi Dersinde de, sadece milli değerlerle donanmış otoriter bireyler değil, aynı zamanda piyasa içresinde rekabet eden, pazarlamacı, bilgi üreten değil, var olanı koşullara uyarlayan insan tipinin yetiştirilmesi temel hedef olarak alınmış. Fen bilimler mucitlik (innovative düşünme ) adı altında mühendisliğe indirgeniyor.
8. Geleceğin totaliter rejiminin payandası olacak otoriter kişiliklerin yetiştirilmesine yönelik temel perspektifi daha açık bir biçimde tarih, felsefe, edebiyat gibi derslerde görmek olanaklı. Türk Kültür ve Medeniyet Tarihi dersinde militarist bir tarih ve toplum anlayışı hakim. Kızıl Elma, Türklerin Cihan Hakimiyeti, Ordu Millet gibi üniteler ve alt başlıklar altında açıkça ırkçı militarist bir tarih ve toplum anlayışı üzerinde tarih öğretilmesi hedefleniyor. Yine ırkçı argümanlara dayanan Devlet-i Ebed Müddet, militarist ve Osmanlıcı Nizam-ı Alem, totaliter ve tekçi yönetimleri kutsayan Reislik anlayışını yücelten Tevhid-i Emanet ve Kesrette Vahdet gibi kutsal dava, kutlu yürüyüşü bir üst ilkeye (tanrı düşüncesine) bağlayarak kutsallaştıran konular ünitelerin alt başlıklarında işlenecek konular arasında yer alıyor. Uygurlar döneminde kağıt ve matbaa gibi bilimsel geçerliliği olamayan temaların yanı sıra, mescit, tekke ve zaviyelerin eğitimdeki rolü ve önemine geniş yer ayrılmış.
9. Felsefe dersi kapsamında gelen tepkiler üzerine cılız da olsa rasyonel düşüncenin ve aydınlanma anlayışının önemli filozoflarına yer verilmiş.
10. Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi dersinde kamuoyunda sıklıkla dile getirildiği gibi ağrılıklı tema 15 Temmuz darbe girişimi konusu. 15 Temmuz 2016’da Kemalizmin ölüm fermanının imzalayan iktidar, yerine kendi destanlarını, efsanelerini, Kubilaylarını yaratmak, kendi marşlarını yazmak, sokak, cadde, köprü meydan ve hatta altgeçit-üst geçitlere kendi kahramanlarının ve 15 Temmuz Demokrasi ismini vermek için inanılmaz bir azimle çalışıyor. Ancak aslolan bütün bunların kalıcı olması ve gelecek nesillere taşınabilmesi. Bu nedenle yeni müfredattaki Hayat Bilgisi ve Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi derslerinde ağırlıklı temayı 15 Temmuz darbe girişimi oluşturuyor. İktidarın giriştiği kutlu yürüyüşte kahramanlık destanları yazılırken elbette iç ve dış düşmanlara ihtiyaç olacaktır. Bu düşmanlar yine derslerde sıklıkla vurgulanacağı tahmin edilen, IŞİD ( şimdilik, ilerde müfredattan çıkarılabilir) FETÖ (şimdilik, ilerde müfredattan çıkarılabilir), PKK gibi örgütler ile etnik (kürt özgürlük hareketi), ideolojik (sol sosyalist) ve mezhepsel (aleviler) çatışmaları alevlendirenler olacak . Bu kutlu yürüyüşün önündeki engeller öylesine yüceltilmiş ki Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi dersin içerisinde 2013 Gezi Parkı olaylarının arkasında yer alan iç ve dış güçlerin hedefleri” başlıklı ayrıntılı bir konuya dahi yer verilmiş.

Eğitim sistemini, iktidarların eğitim politikalarını toplumun genel gidişatından ve toplumsal-siyasal dönüşümden bağımsız düşünmemek gerekir. Bu nedenle müfredat değişikliği, toplumun diğer alanlarında yaşanan değişimden bağımsız, salt teknik bir konu olarak ele alınacak sorun değildir. Değil mi ki 12 Eylül askeri rejiminin ilk el attığı konu eğitim sisteminin bütüncül değiştirilmesiydi, karşı karşıya olduğumuz iktidar da aynı mantık üzere hareket ediyor. Bu bir geçiş rejimi müfredatıdır. Milli Eğitim Bakanının da söylediği gibi 2023 hedefleri gözetilerek hazırlanmış, bahsedilen hedefe ulaşıldığında yeni bir müfredat hazırlanacaktır. Bu hedefe ulaşıldığında yeni müfredatın hangi eğitim anlayışı üzerine inşa edileceğinin ipuçlarını elimizdeki değişiklik metnin de görebiliyoruz. Ancak karşı karşıya olduğumuz durumun vehametini anlamak için bu müfredata göre hazırlanacak ders kitaplarını görünce anlayacağız.

Meclis İçtüzük Değişikliği Üzerine.

1) Biliyorsunuz ki Meclis’te iç tüzük değiişiklikleri tartışılıyor. MHP ve AKP ortaklığıyla getirilmeye çalışılan iç tüzükte “Cumhurbaşkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanına ve Başkanlık görevini yerine getiren Başkanvekiline hakarette bulunmak, sövmek veya onları tehdit etmek yahut Türkiye Cumhuriyetine veya onun Anayasa düzenine sövmek, Türk Milletinin tarihi ve ortak geçmişine yönelik hakaret ve ithamlar ile Anayasanın ilk dört maddesine aykırı beyanlarda bulunmak, Türkiye Cumhuriyetinin Anayasa ve kanunlarda düzenlenen idari yapısı ve yerleşim birimlerine ilişkin Anayasa ve kanunlara aykırı isim ve sıfatlar kullanmak”gibi bir madde var. Bu maddeyle aslında Cumhubaşkanlığı’na yönelik eleştirilerin önünün kesilmek istendiği yorumları yapılıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Klasik liberal demokrasinin özü tartışmaya dayanır. Parlamento sadece yasama görevini yerine getiren bir organ olmanın ötesinde, halkın, seçtiği vekiller aracılığıyla, düşünce ve taleplerinin dillendirildiği deyim yerindeyse bir arenadır. Türkiye gibi ikide bir yasa çıkaran, verili yasaları değiştiren yoğun bir yasama faaliyeti içerisindeki parlamenter demokrasiler – bir an için hala böyle bir demokrasinin var olduğunu düşünelim- dışında kalan, kıta Avrupası parlamenter demokrasilerinde, parlamento yasa çıkarmaktan çok bir müzakere arenası işlevi görür. Bu tüzük değişikliği ile anlaşılan o ki, son birkaç yıldır iktidardaki örgütün alameti farikası haline gelmiş olan düşünce ve ifade özgürlüne tahammülsüzlüğün son hedefi, yarım yamalak da olsa işleyen parlamento olacak. Her şeyden önce tüzük değişikliği ile milletvekilliği dokunulmazlığının kalan son kırıntıları da tırpanlanarak tamamen ortadan kaldırılıyor. Bu düzenlemeyle, cumhurbaşkanına hakaret, meclis başkanına hakaret kisvesi altında artık kürsü dokunulmazlığı diye bir şeyden bahsetmek olanaksız hale gelecek. Bunun yanı sıra yasa teklifi, görüşmesi, genel görüşme ve gensoru sırasında milletvekillerinin, konuyla ilgili konuşma süreleri 10’ar dakikadan, öneriyi veren milletvekili için 5, diğer milletvekilleri için 3’er dakikaya düşürülüyor. Bu parlamentonun tartışma arenası olma özelliğini neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor. Bir diğer değişiklik maddesi, meclis başkanı ve vekillerinin oturumları yönetme sırasında takdir yetkilerini kullanmaları genişletilerek, başkanın neredeyse parlamento içerisinde güçlendirilmiş yürütme gibi davranmasının önü açılıyor. Bu değişiklikler pek de şaşırtıcı değil. Referandum sonrası çıkarılacak uyum yasalarının kamuoyu ve meclis içerisinde tartışılmaması için iktidardaki örgütün ihtiyaç duyduğu meclis yapısı için bu gerekliydi. Ancak bunun da ötesinde, toplumdaki genel otoriterleşme halinden de azade düşünülmemesi gereken bir tasarıdır bu. Daha açığı şöyle söyleyeyim: Yüksel caddesindeki özgürlük heykelinin etrafına konulan polis bariyerlerini hatırlayın; 25 Temmuzda HDP’nin Diyarbakır’da yaptığı grup toplantısı sırasında halk ile vekilleri buluşturmamak için dikilen polis bariyerlerini de göz önünde bulundurun; bir de buna, yarın sadece parlamento binasının etrafının değil, kürsünün de bariyerle kapatıldığını farzedin. Bu tüzük değişikliği kabul edildiğinde son söylediğim faraziye olmaktan çıkacaktır.

2) Hocam biliyorsunuz ki 2014 MGK sonrası alınan ve basına yansıyan çöktürme planı adım adım ilerledi. Önce İç güvenlik yasasıyla toplum pasifize edilmeye ardından Çözüm sürecinin bitirilmesi 7 Haziran seçimlerine darbe ve 15 Temmuz Darbe girişimi ile birlikte gelen OHAL tüm bunlar göz önüne alındığında iç tüzükte 1950’lili yıllarda uygulama da olan Kürt, Kürdistan Amed gibi kelimelerin yeniden yasaklanması Türkiye’yi nereye götürür?

YANIT: Sorunuzdaki, kamuoyunda kabul görmüş ama bana göre sorgulanması gereken birkaç noktayı ele almak gerekiyor. Birincisi, hiçbir zaman gerçek anlamda bir çözüm süreci yaşanmadı. Bir başka deyişle, Türkiye cumhuriyeti, ne “barış süreci”olarak adlandırılan dönemde, ne daha öncesinde ne de bundan sonra Kürt sorununu kalıcı ve barışçıl biçimde çözmeyi amaçlamamıştır, amaçlamayacaktır. Bu, halihazırda iktidardaki örgütün tavrıyla değil, genel olarak Türkiye devletinin kuruluş ve varoluş biçimiyle açıklanabilecek bir olgudur ve tartışılması bu yazının boyutlarını aşar. İkincisi, evet 7 Haziran- 1 Kasın 2015 arası yaşananlar, gerçek anlamda parlamento ve temsili demokrasiye karşı bir darbedir. Ancak, 15 Temmuz’da her ne oldu ise dünya siyasi tarihine ilginç bir vak’a olarak geçecek ve geleceğin siyasi tarihçileri için zengin bir konu olma potansiyeli taşıyor. 15 Temmuz ve sonrası öyle tuhaf bir durum ki, genelde darbeyi yapanlar, ya da yeltenenler kendilerini haklı göstermek için çabalarken, bizim ele aldığımız durumda, darbeye maruz kaldığını iddia eden örgüt, gerçekten bir darbe olduğuna yedi düveli inandırmak ve kendi meşruiyet zeminini oluşturmak için canla başla çalıştı ve çalışmaya devam ediyor. Bir başka deyişle ‘darbeye maruz kaldığını iddia eden hükümet tartışmalı bir meşruiyet sorunu’ yaşıyor. Darbe sonrası çıkarılan OHAL için pek çok spekülasyonda bulunulabilir, ancak reis zaten açıkladı: “Bu Allahın bir lütfudur”. Soru şu: kimin için? Bu konuya ilişkin son olarak şunu söyleyebilirim: 15 Temmuz, resmi olarak kemalizmin ölüm tarihidir, erken bir 2023’tür. Bütün o yaratılan mitleri, efsaneleri, destanları bu varsayım üzerinden değerlendirdiğinizde, örgüt, kendi Kubilaylarını, kendi Sütçü İmamlarını yaratıyor; köprülere, caddelere yeni isimler veriyor, yeni marşlar, heykel sanatında post-absürd yaratılar ortaya koyuyor; bayramlar, konunun eğitim-öğretim müfredatına girmesi, resmi tatiller ve daha niceleri… Sanırım Türkiye denilen zaten kuruluşundan bu yana huzursuz olan bu devlet-toplumu daha huzursuz günler bekliyor. Ve huzursuz olan her canlı gibi toplum da totaliterleşir.

3) PKK Lideri Abdullah Öcalan Çözüm süreci sırasında heyet ile yaptığı birçok görüşmede anayasal güvenceden bahsediyordu ve çözüm sürecinin bitirilmesiyle bir darbe mekaniğinin devreye gireceğinden bahsediyordu. Bu darbe mekaniğiyle hatta bazı siyasetçilere sizin hayatınız değil çocuklarınızın hayatı tehlikede uyarısında bulunuyordu. Gelinen aşamada Türkiye’de her ne kadar başarısız bir askeri darbe girişimi yapılsa da sonrasında ilan edilen OHAL ile tüm muhalefet baskı altına alındı. Önümüzdeki süreçlerde Türkiye’de gelişebilecekler nelerdir?

YANIT: Ben genel olarak geleceğe ilişkin önkestirimlerde bulunmaktan kaçınanlardanım. Herşeyden önce biliminsanlarına ya da belirli alanlarda bilgi sahibi olduğu isnad edilen kişilere “münnecim” muamelesi yapılmasını doğru bulmuyorum. İkincisi, geleceğe dair öngörüde bulunmak, tahlili yapan kişiyi eşyanın tabiatı gereği muhafazakarlaştırır. Hadi bu iki gerekçeyi bir an için yok sayalım, böyle bir ülkede, böyle bir toplumda, geleceğe dair akılcı gözlem yapmak olanaklı mıdır ki? Bırakın orta ve uzun vadeyi, yarına nasıl bir ülke ve topluma uyanacağımızı bile kestiremiyoruz. Darbe girişimi-OHAL bağlantısına ilişkin itiraz ve çekincelerimi yukarda belirttim. Bir kez daha başka biçimde söyleyeyim: Bu toplumun içine hızla sürüklendiği girdabın ne darbe girişimiyle alakası var ne de bir kişinin kişisel hırsı ve iktidarı ile açıklanabilir. Bu çok daha uzun erimli, daha katlanmış ve toplumun bütünsel dönüşümü ile alakalı bir şey. Bugün toplumun içinde bulunduğu durumu, salt giderek sertleşen anti-demokratikleşme, totaliterleşme ile bağlantılandırıp, gelecekte neler olacağı sorusuna yanıt açık ve doğaldır ki daha fazla totaliterleşme, daha fazla demokratik değerlerden uzaklaşma olacaktır. Ancak ben daha vahim bir duruma işaret etmek istiyorum: Bu topraklarda yaşayan, dili, dini, etnik aidiyeti, mezhebi, cinsiyeti ne olursa olsun, tüm toplum üç kuşağını yitirdi. Ve hemen yarın bir restorasyon sürecine girildiğini varsaysak bile, insanlık, demokrasi, özgürlük, eşitlik adalet adına yitirdiğimiz ne varsa geri kazanmamız en az çeyrek yüzyıl alacaktır. Dikkat edin sadece yitirilenlerden bahsediyorum, bir de üstüne sahip olmayıp da kazanmamız gerekenli ekleyince durumun vahametini varın siz düşünün.

4) Özellikle getirilen Başkanlık sistemi ardından iç tüzükteki
değişimle asıl hedeflenen nedir? Yukarıda ilk soruda da belirttim. bu soru ile birinci soru aynı. Bunun yanıtını birinci soruda verdim zaten. Dolayısıyla bunu çıkarabilirsin

5) Son olarak HDP’nin başlattığı Vicdan ve Adalet Nöbeti’ni nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de var olan kaos ve onurlu bir barış için muhalefetin nasıl bir yol izlemesi gerekiyor? Türkiye’de var olan kaosun son bulması için ne gibi adımlar atılmalı?
Ben HDP Eşgenelbaşkanları Demirtaş ve Yüksekdağ’ın referandum sonrasından bu yana gerek demokratikleşme adına, gerekse “hayır cephesi”ne istinaden dillendirdikleri, ılımlı, birleştirici ve daha ziyade müzakereye dayalı söylemlerini önemsiyorum. Ancak gerçekçi olmak gerekirse, bu çağrılardan öyle ulvi beklentilerim de yok. Referandum sürecinde evetci cenah ve hayırcı bloğu karşılaştırırken şöyle bir gözlemde bulunmuştum: Evetcilerin neredeyse tamamı ırkçı-milliyetçi ve evet propagandalarını Kürt özgürlük mücadelesine muhalefet üzerinden yürütürken, hayırcıların da neredeyse yarıdan fazlası benzer bir söylem ve duruş üzerinden propaganda yürütüyorlardı. İki grubu topladığınızda karşımıza en iyimser tahminle yüzde yetmiş-yetmişbeşlik bir milliyetçi cephe çıkıyor ki, bu da beni geleceğe ilişkin demokratik bir toplum ve kalıcı-onurlu bir barış şiarı etrafında birleşmiş bir cephenin olanaklılığı konusunda karamsarlığa itiyor. Tarih bize göstermiştir ki, her ne türü olursa olsun, hiçbir milliyetçilik, demokrasi, barış ve özgürlüğü öncelikli hedefi olarak almamıştır. Haziran 2015 seçimleri ve sonuçları bu fasit çemberin kırılması için bir fırsat koymuştu bu toplumun önüne. O zaman kamuoyunda yaygın kabul gören HDP Türkiyelileşiyor söyleminin aksine ben “Türkiye HDPlileşecek” ve bu topraklardaki milliyetçilik laneti bozulacak demiştim. Ancak bilindiği gibi buna izin verilmedi. Bunun için ben eğer bir darbeden söz edilecekse Haziran-Kasım 2015 arası yaşananların gerçek bir darbe olduğunda ısrarcıyım, öyle girişimi falan da değil ha.
Bu nedenle, bu kaos ortamından kurtulma, kalıcı ve onurlu bir barışı sağlamada HDP ve diğer özgürlük mücadelesi veren, milliyetçiliği eylem ve düşünce biçiminin merkezine koymamış olan parti, grup, yapı ve kişilere önemli görevler düşüyor.İçinde bulunulan koşullarda, kaos ortamındaki en büyük provakatör bizatihi iktidarın kendisidir, bu nedenle barışçıl muhalefet ve eylemlerden vazgeçilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Hemen ve kısa vadede sonuç alınamasa da HDP’nin Vicdan ve Adalet Nöbetlerinin olumlu sonuçları olacağını düşünüyorum