HDP CUMHURİYET TARİHİNİN EN ŞEYTANİ PARTİSİDİR

İnsanoğlu kendi günahlarını tahvil emek için yarattığı tanrıya bahşettiği onca ulvi sıfata rağmen işlediği kötülükler açıklanamaz olunca bu kez tanrıya şeytanı yarattırıp sırtındaki yükü ona havale etti. Yani aslında iki günahkârın vebalini çeken şeytan, beşer olan ile onun yaratısının hiç dinmeyecekmiş gibi duran huzursuzluğudur.
HDP ve temsilcisi olduğu siyaset tarzı ve onun yürütücü kadroları bu lanetli ve huzursuz topraklar üzerinde hükümranlık sürenlerin şeytanıdır. Egemen sınıflar ve bunlar adına siyaset sahnesinde raks edenler bir şeytanileştirme operasyonu ile günahlarını HDP’ye yüklemeye çalışıyorlar. Bu şeytanileştirme kervanına Kasım 2015 seçimleri sonrasında Haziran seçimlerinde HDP ile birlikte hareket eden ya da etmeyen sağdan soldan pek çok parti, oluşum, yapı, kişi de katıldı. Bu kümülatif hata arama furyası öylesine etkili olmuş olsa gerek ki şimdilerde HDP’lilerin kendileri de solculardan ödünç aldıkları – umarım kalıcı olmaz- bir jargonla özeleştiri sürecine girmiş görünüyorlar: ‘bizim de hatalarımız oldu…. müzakere sürecinde biz de yanlış yaptık… iğne çuvaldız meselesi…, özerklik ilanının yanlışları’ ve buna benzer bir dolu mahcubiyet yüklü kelam.
Müzakere sürecinde HDP’nin ve daha doğrusu Kürtlerin kahir ekseriyetinin hatası, iktidardaki güruhun gerçekten barış istediğine inanmış olmaları idi ki bu da yüzyıllardır huzur yüzü görmemiş bir halka çok görülmemeli. Stefan Zweig, “İnsanın Yıldızının Parladığı Anlar” isimli kitabında İstanbul’un fethini anlatırken, ‘ Barış nidalarının kulağı en sağır edici tonda yükseldiği anlar aslında savaş hazırlıklarının sinsice yapıldığı zamanlardır” der ve ekler, ‘ Sultan Mehmet babası II. Murat’ın ölüm haberini alınca hızla başkente gelir.. ilk işi kendi kanından olan bütün erkekleri öldürtmek olur… ardından o kanlı ellerle önce Sırbistan ve Macaristan ile sonra da Bizans ile saldırmazlık anlaşması imzalar ve hızla kuşatma için hazırlıklara başlar”. Müzakere sürecine asla inanmamış biri olarak o aralar “Osmanlıda oyun çoktur” deyimi dilime dolanmış idi.
HDP Haziran 2015 seçimlerinde ‘… milyon oyla toplam oyların yüzde … alarak … milletvekili çıkarak parlamentodaki üçüncü parti oldu’. Korkutucu olan bu değildi. Korkutucu olan, klasik parti tipolojilerine pek de uymayan, modern demokrasi tarihinde eşine pek az rastlanır biçimde esnek örgütlenme biçimiyle girdiği seçimlerde, yürüttüğü propaganda ile ağır aksak işleyen temsili demokrasi içerisinde burjuva siyasetini Hacivat Karagöz kavgasına çevirmiş ana akım siyasi partiler üzerinde yaratığı korkuydu.
Yine de asıl şeytani olan bu değildi. ‘Laf olsun torba dolsun’ için yazılmış seçim beyannamelerine inat, demokratik bir toplumun olanaklılığını haykıran, sosyal adalet için mücadeleyi seçim vaadi olmanın ötesine taşıyacak somutluktaki üslupla kaleme alınmış ‘Büyük İnsanlık’ seçim beyannamesi ve parti içi demokrasiyi bürokratik bir sorun olarak görmeyip, toplumdaki bütün sosyo-ekonomik farklılıkların parti içinde de temsilinin önünü açan parti programı ile siyasi ibişlerin uykusunu kaçırdı.
Amma ve lakin asıl büyük şeytanilik bu da değildi. Haziran 2015 seçimlerinde HDP İstanbul’da 1.5 milyonun üzerinde oy aldı. İstanbul Türkiyedir ! Bundan daha korkunç ne olabilir. Daha korkunç olan ilk defa batıda, Ege kıyılarında Akdeniz sahillerinde birden fazla vekil çıkaracak oylar almış olmasıydı. Daha da korkunç olanı milliyetçi Karadenizden şaşırtıcı oylar almış olmasıydı. Daha daha da korkunç olanı, orta Anadoluda, yıllardır sağ muhafazakar patilere oy veren kürt seçmenin HDP’ye kitlesel teveccühüydü. Basit bir seçim sonucunun ötesinde, bir gece öncesine kadar HDP Türkiyeleşecek mi sorusunu dillerine dolamış olanlar, seçim sabahı HDPlileşmiş bir Türkiye’ye uyandılar. Asıl barışın inşası için ihtiyaç duyulan harcın ilk işareti, muktedirler için korkutucu ve şeytani olandı. Yüzyıllık cumhuriyet tarihine rağmen bir türlü toplum olamamış bir yığının toplumsallaşmasının önünü açabilecek yeni bir siyasi yapılanışı kabullenmektense, savaştan beslenmeyi, kan emiciliği, sömürüyü doğaları gereği tercih etmişlerdir. HDP, erkek, sünni, türk olan devlet ve onun üzerinden onun içinden yürütülen siyaset yapma tarzının genetik kodlarıyla oynadı. O yüzden parlamentodaki bütün partiler dokunulmazlıkların kaldırılması için uzlaştılar.
Muktedirlerin bütün engellemelerine rağmen Haziran 2015 seçimleri sonuçları ile HDP, barışın siyasi müzakerelerle değil toplumsal mutabakatla – hadi postyapısalcıların çok sevdiği bir deyimi kullanalım- inşa edilebilme olasılığının önünü açtı ki, bu affedilmez bir hataydı. Sadece bu toplumun üstüne abanmış siyasi yaratıklar için değil asıl önemlisi doğuştan lümpen, cin olmadan adam çarpmaya alışmış, yüzyıldır kandan beslenen Türkiye burjuvazisi için affedilmez bir hataydı. Evet doğrudur, Marx’ın dediği gibi burjuvazi sonuçlarını garantilemediği seçimlerin yapılmasına asla izin vermez, ama özgüveni de kendisi gibi lümpence olan sermaye hızla bu hatasını telafi edip Kasım 2015 darbesi – seçimleri- ile yüzyıldır süregelen siyasi buzul çağını bir başka bahara kadar daimileştirdi.
Can Yücel’in dediği gibi HDP bu sistemin bazına asılmayı ilk defa kuvveden fiile geçiren bir muhalefet hareketi olduğu için üstüne bu şiddette çullanıyorlar. Nasıl bütünüyle kangrenleşmiş siyasi bünyeye zerk edilen taze hücreler kabullenilmezse, HDP’de bu halkın kanını emen asalaklar tarafından derhal doku dışına atılmaya çalışılıyor. HDP’nin bu sistem açısından en büyük hatası varoluşudur. Bu nedenle yok etmeye çalışıyorlar elbirliğiyle.

2017-2018 Eğitim Öğretim Yılından İtibaren Uygulanacak Yeni İlk ve Ortaöğretim Müfredatı Üzerine Genel Bir değerlendirme.

2017-2018 eğitim öğretim yılında uygulanmaya başlanacak olan ilköğretim ve ortaöğretim müfredatı, 13 Ocak 2017 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığının internet sayfasında askıya çıktı ve tartışmaya açıldı. Bir ay süreyle ilgili birimlerden, öğretmen ve velilerden gelecek öneri ve eleştiriler alınacakmış, bu doğrultuda gerekli değişiklik ve düzenlemeleri yapacakmış Eğitim Bakanının söylediğine göre. Bu süreç üzerinden bakanlık ve hükümet olarak ne kadar demokrat olduklarını, tartışmaya ve farklı görüşlere saygı duyup önem verdiklerini belirtmeyi de fırsat bildi. Müfredatın hazırlanış aşamasında, eğitimin omurgasını oluşturan öğretmenlerin ve onların meslek örgütleri olan sendikaların devre dışı bırakılmış, velilerin neredeyse son şekli verildikten sonra değişiklikten haberdar edilmiş olmalara bu demokratlık teranesinin bilindik iktidar hikâyelerinden biri olduğunu gösteriyor. Hangi uzmanlar tarafından ve nasıl hazırlandığı sır gibi saklanan bir müfredat değişikliği sorunludur. Öte yandan, Ocak 2017’de kamuoyu ile paylaşılan söz konusu yeni müfredatın 17 Temmuz 2017’de nihai hali yayınlandığında, değişikliklere yöneltilen öneri ve eleştirilerin neredeyse tamamının dikkate alınmadığı, birkaç küçük düzeltme ve ekleme dışında metnin ilk hali ile son hali arasında bir fark olmadığı açıkça görülebilir. Yeni müfredat metninin kimler tarafından hangi uzmanlık çerçevesinde hazırlanıp geliştirildiği, hangi eksiklikleri gidereceği ve eski müfredatla kıyaslandığında ne tür bir farklılık taşıdığı açık ve şeffaf biçimde belirtilmemiştir. Müfredata eklenen ve müfredattan çıkartılan konu başlıklarının ne gibi toplumsal yarar ve hedefler doğrultusunda belirlendiği bilimsel gerekçelere dayandırılarak açıklanmamıştır.

Genel anlamıyla her iki müfredatın da özü üzerine bir değerlendirme yapılacak olursa:
1. Bu müfredat, bir hesaplaşma, rövanş alma anlayışı üzerine şekillendirilmiş. Türkiye’deki yaygın kanının aksine salt Atatürkçü ve/veya laik değerlerle değil, çağdaşlık, demokrasi, özgürlük, eşitlik adalet adına evrensel kabul edilen ne varsa onunla hesaplaşma müfredatıdır. Bakanın da sıkça belirttiği gibi iktidarın ve onun kutlu yürüyüş olarak tanımladığı 2023 hedefine ulaşılmasında destekçisi olacak dindar ve kindar neslin yetiştirilme müfredatıdır.
2. Bu müfredatla eğitim alacak yeni kuşaklar, zaten hayli zamandır dış ve içi politikada gözlemlenen içe kapanma, dış dünyadan yalıtılmış bir toplumsal yaşam için gerekli zihni, ideolojik ve kültürel yapılanma şekillenecek. İç ve dış düşman tehdidi algısı, yaşadığı topluma ve ülkesine, toprağına samimi bir hisle bağlanacak kuşaklar yetiştirmek hedefi, eğitim programının temel felsefesi olarak en başından belirlenmiş.
3. “Değerler eğitimi”ni – ki bundan ne kastedildiği açıkça belirtilmemiş- temel hedef olarak aldığı gözlenen yeni müfredatla, iktidar son derece totaliter bir anlayışla kapalı bir toplumun olmazsa olmazı olan otoriter kişiliğin oluşumunda eğitimi ve kurumlarını diğer toplumsal yapılardan öncelikli bir konuma oturtuyor. Değerlerden sıklıkla milli değerlere gönderme yapılıyor. Buradaki milli sıfatı, ulusal anlamında değil, Osmanlıdaki ümmet ile benzer anlamda, yani inanç birlikteliği anlamında kullanılıyor. Yani bütün bir müfredat içerisinde geçen her milli değer kavramından İslami değerleri anlamalıyız. Metinlerde sıklıkla geçen “değerler eğitimi”ndeki değer kavramından herkeste bir örnek olması gerektiği fikrini uyandıran homojenleştirici (tek millet), totaliter bir anlayış hakim.
4. Demokratik toplumlarda, ya da demokratikleşmeyi hedefleyen toplumlarda, müfredatların temel amacı, öğrencilere sadece öğrenmeyi değil, bunun aracılığıyla bilimsel bilgiyi üretecek kapasiteyi kazandırmak olmalıdır. Yeni müfredat aracılığıyla iktidar değerler eğitimi marifetiyle öğrenciyi terbiye etmeye, okulları da talimhanelere dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Esasen, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devletin eğitim anlayışı, vatandaşına ve genç kuşaklara karşı paranoid bir güvensizlik ile şekillenmiş bir terbiye etme mantığına dayanıyordu. Bu mantık devam etmekle birlikte, son müfredat değişikliğinde dikkat çekici olan, azçok aydınlanmadan etkilenmiş geçmiş dönem eğitim anlayışının özünde yer alan evrensel değer kırıntılarından da vazgeçilmesidir. Öyle ki bütün bir müfredat metinlerinde kullanılan sözcük ve deyimlerin frekansı alınsa, en çok kullanılan sözcükler sırasıyla, ihtimaldir ki, değer, milli değeler, manevi değerler, yerel değerler çıkacaktır.
5. Müfredatların da, bir ülkenin toplumsal-siyasal yaşamına biçim veren anayasaları gibi özü ile lafzı arasında onarılamaz açmazları olması kaçınılmazdır. Nasıl ki T.C Anayasasında, devletin laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olduğunun yazıyor olması pratikte pek de bir anlam ifade etmiyorsa, yeni müfredat taslağında da herhangi bir standart metinde sıkça karşılaşacağınız beylik demokratik eğitim söylemlerine ver verilmesi de bizleri şaşırtmamalı. Ve yine nasıl ki anayasanın asıl özünü ve otoriterliğini dışa vuran neredeyse yasakları düzenleyen her maddede karşımıza çıkan, “vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğüne…” diye başlayan cümlelerse, müfredatın da özünü belirleyen, her ders için olur olmaz kullanılan milli, manevi ve yerel değerler eğitimidir. Bunun yanı sıra, derslerde “Türk milletinin bölünmez bütünlüğüne, milli manevi değerlere, kültürel ve ahlaki değerlere aykırı unsurlar…” içeren metinler okutulamaz, ya da, “ metinlerde ayrıştırıcı, bölücü ve ideolojik ifadelere yer verileme…” gibi cümleler iktidarın eğitim anlayışının özünü ortaya seren ve sıkça vurgulanan uyarılar olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye siyasi tarihini ve güncel siyasi gelişmeleri takiben her vatandaş bilir ki, milli değer, milletin bölünmez bütünlüğü, milli değerlere aykırılık, ayrıştırıcı, bölücü, ideolojik gibi sıfat ve tanımlamalar, sadece otoriterleşmenin yükselişe geçtiği dönemlerde değil, otoriterleşme eğiliminde olan iktidarların elinde, otoriterliklerini sağlamlaştırmada akıl almaz fırsatlar sunar. Yeni müfredatta bu anlayış öylesine abartılmış ki, sadece sosyal bilim ve edebiyat derslerinde değil, fen bilimleri derslerinde dahi “milli değerleri özümseyen, milli değerlere göre hareket eden…” , “ .. vatanı ve milleti için icatlar yapan… “ ifadeleri sıkça kullanılıyor.
6. Kamuoyunda en çok sıklıkta tartışılan evrim kuramının biyoloji dersi kapsamından çıkarılması, metnin ilk haline göre, Darwin’in isminin ve düşüncelerinin biyoloji bilimine katkısı olan bilim insanları ünitesinde zikredilip anlatılarak biraz daha yumuşatılmış gibi görünüyor. Ancak, Bakanın kendisinin de bir rahatsızlık olarak dillendirmek zorunda kaldığı gibi, mutasyon, adaptasyon gibi evrim kuramının temelini oluşturan konulara yer vermek zorunda kalmışlar. Çünkü evrim kuramı, sağduyunun kabullendiği biçimiyle yaradılış inancının karşısına konulacak bir yaklaşım değil, biyoloji biliminin temelidir. Evrim kuramına dayanmayan biyoloji bilimi olmaz. Bunun için biyolojiyi ders olarak müfredattan çıkartmak lazım ki bu kısa vadede mümkün görünmüyor
7. Bilişim Teknolojileri ve Yazılım dersi müfredat metni, akıllara ziyan bir çalışma. Burada ve Fen Bilgisi Dersinde de, sadece milli değerlerle donanmış otoriter bireyler değil, aynı zamanda piyasa içresinde rekabet eden, pazarlamacı, bilgi üreten değil, var olanı koşullara uyarlayan insan tipinin yetiştirilmesi temel hedef olarak alınmış. Fen bilimler mucitlik (innovative düşünme ) adı altında mühendisliğe indirgeniyor.
8. Geleceğin totaliter rejiminin payandası olacak otoriter kişiliklerin yetiştirilmesine yönelik temel perspektifi daha açık bir biçimde tarih, felsefe, edebiyat gibi derslerde görmek olanaklı. Türk Kültür ve Medeniyet Tarihi dersinde militarist bir tarih ve toplum anlayışı hakim. Kızıl Elma, Türklerin Cihan Hakimiyeti, Ordu Millet gibi üniteler ve alt başlıklar altında açıkça ırkçı militarist bir tarih ve toplum anlayışı üzerinde tarih öğretilmesi hedefleniyor. Yine ırkçı argümanlara dayanan Devlet-i Ebed Müddet, militarist ve Osmanlıcı Nizam-ı Alem, totaliter ve tekçi yönetimleri kutsayan Reislik anlayışını yücelten Tevhid-i Emanet ve Kesrette Vahdet gibi kutsal dava, kutlu yürüyüşü bir üst ilkeye (tanrı düşüncesine) bağlayarak kutsallaştıran konular ünitelerin alt başlıklarında işlenecek konular arasında yer alıyor. Uygurlar döneminde kağıt ve matbaa gibi bilimsel geçerliliği olamayan temaların yanı sıra, mescit, tekke ve zaviyelerin eğitimdeki rolü ve önemine geniş yer ayrılmış.
9. Felsefe dersi kapsamında gelen tepkiler üzerine cılız da olsa rasyonel düşüncenin ve aydınlanma anlayışının önemli filozoflarına yer verilmiş.
10. Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi dersinde kamuoyunda sıklıkla dile getirildiği gibi ağrılıklı tema 15 Temmuz darbe girişimi konusu. 15 Temmuz 2016’da Kemalizmin ölüm fermanının imzalayan iktidar, yerine kendi destanlarını, efsanelerini, Kubilaylarını yaratmak, kendi marşlarını yazmak, sokak, cadde, köprü meydan ve hatta altgeçit-üst geçitlere kendi kahramanlarının ve 15 Temmuz Demokrasi ismini vermek için inanılmaz bir azimle çalışıyor. Ancak aslolan bütün bunların kalıcı olması ve gelecek nesillere taşınabilmesi. Bu nedenle yeni müfredattaki Hayat Bilgisi ve Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi derslerinde ağırlıklı temayı 15 Temmuz darbe girişimi oluşturuyor. İktidarın giriştiği kutlu yürüyüşte kahramanlık destanları yazılırken elbette iç ve dış düşmanlara ihtiyaç olacaktır. Bu düşmanlar yine derslerde sıklıkla vurgulanacağı tahmin edilen, IŞİD ( şimdilik, ilerde müfredattan çıkarılabilir) FETÖ (şimdilik, ilerde müfredattan çıkarılabilir), PKK gibi örgütler ile etnik (kürt özgürlük hareketi), ideolojik (sol sosyalist) ve mezhepsel (aleviler) çatışmaları alevlendirenler olacak . Bu kutlu yürüyüşün önündeki engeller öylesine yüceltilmiş ki Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi dersin içerisinde 2013 Gezi Parkı olaylarının arkasında yer alan iç ve dış güçlerin hedefleri” başlıklı ayrıntılı bir konuya dahi yer verilmiş.

Eğitim sistemini, iktidarların eğitim politikalarını toplumun genel gidişatından ve toplumsal-siyasal dönüşümden bağımsız düşünmemek gerekir. Bu nedenle müfredat değişikliği, toplumun diğer alanlarında yaşanan değişimden bağımsız, salt teknik bir konu olarak ele alınacak sorun değildir. Değil mi ki 12 Eylül askeri rejiminin ilk el attığı konu eğitim sisteminin bütüncül değiştirilmesiydi, karşı karşıya olduğumuz iktidar da aynı mantık üzere hareket ediyor. Bu bir geçiş rejimi müfredatıdır. Milli Eğitim Bakanının da söylediği gibi 2023 hedefleri gözetilerek hazırlanmış, bahsedilen hedefe ulaşıldığında yeni bir müfredat hazırlanacaktır. Bu hedefe ulaşıldığında yeni müfredatın hangi eğitim anlayışı üzerine inşa edileceğinin ipuçlarını elimizdeki değişiklik metnin de görebiliyoruz. Ancak karşı karşıya olduğumuz durumun vehametini anlamak için bu müfredata göre hazırlanacak ders kitaplarını görünce anlayacağız.

Meclis İçtüzük Değişikliği Üzerine.

1) Biliyorsunuz ki Meclis’te iç tüzük değiişiklikleri tartışılıyor. MHP ve AKP ortaklığıyla getirilmeye çalışılan iç tüzükte “Cumhurbaşkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanına ve Başkanlık görevini yerine getiren Başkanvekiline hakarette bulunmak, sövmek veya onları tehdit etmek yahut Türkiye Cumhuriyetine veya onun Anayasa düzenine sövmek, Türk Milletinin tarihi ve ortak geçmişine yönelik hakaret ve ithamlar ile Anayasanın ilk dört maddesine aykırı beyanlarda bulunmak, Türkiye Cumhuriyetinin Anayasa ve kanunlarda düzenlenen idari yapısı ve yerleşim birimlerine ilişkin Anayasa ve kanunlara aykırı isim ve sıfatlar kullanmak”gibi bir madde var. Bu maddeyle aslında Cumhubaşkanlığı’na yönelik eleştirilerin önünün kesilmek istendiği yorumları yapılıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Klasik liberal demokrasinin özü tartışmaya dayanır. Parlamento sadece yasama görevini yerine getiren bir organ olmanın ötesinde, halkın, seçtiği vekiller aracılığıyla, düşünce ve taleplerinin dillendirildiği deyim yerindeyse bir arenadır. Türkiye gibi ikide bir yasa çıkaran, verili yasaları değiştiren yoğun bir yasama faaliyeti içerisindeki parlamenter demokrasiler – bir an için hala böyle bir demokrasinin var olduğunu düşünelim- dışında kalan, kıta Avrupası parlamenter demokrasilerinde, parlamento yasa çıkarmaktan çok bir müzakere arenası işlevi görür. Bu tüzük değişikliği ile anlaşılan o ki, son birkaç yıldır iktidardaki örgütün alameti farikası haline gelmiş olan düşünce ve ifade özgürlüne tahammülsüzlüğün son hedefi, yarım yamalak da olsa işleyen parlamento olacak. Her şeyden önce tüzük değişikliği ile milletvekilliği dokunulmazlığının kalan son kırıntıları da tırpanlanarak tamamen ortadan kaldırılıyor. Bu düzenlemeyle, cumhurbaşkanına hakaret, meclis başkanına hakaret kisvesi altında artık kürsü dokunulmazlığı diye bir şeyden bahsetmek olanaksız hale gelecek. Bunun yanı sıra yasa teklifi, görüşmesi, genel görüşme ve gensoru sırasında milletvekillerinin, konuyla ilgili konuşma süreleri 10’ar dakikadan, öneriyi veren milletvekili için 5, diğer milletvekilleri için 3’er dakikaya düşürülüyor. Bu parlamentonun tartışma arenası olma özelliğini neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor. Bir diğer değişiklik maddesi, meclis başkanı ve vekillerinin oturumları yönetme sırasında takdir yetkilerini kullanmaları genişletilerek, başkanın neredeyse parlamento içerisinde güçlendirilmiş yürütme gibi davranmasının önü açılıyor. Bu değişiklikler pek de şaşırtıcı değil. Referandum sonrası çıkarılacak uyum yasalarının kamuoyu ve meclis içerisinde tartışılmaması için iktidardaki örgütün ihtiyaç duyduğu meclis yapısı için bu gerekliydi. Ancak bunun da ötesinde, toplumdaki genel otoriterleşme halinden de azade düşünülmemesi gereken bir tasarıdır bu. Daha açığı şöyle söyleyeyim: Yüksel caddesindeki özgürlük heykelinin etrafına konulan polis bariyerlerini hatırlayın; 25 Temmuzda HDP’nin Diyarbakır’da yaptığı grup toplantısı sırasında halk ile vekilleri buluşturmamak için dikilen polis bariyerlerini de göz önünde bulundurun; bir de buna, yarın sadece parlamento binasının etrafının değil, kürsünün de bariyerle kapatıldığını farzedin. Bu tüzük değişikliği kabul edildiğinde son söylediğim faraziye olmaktan çıkacaktır.

2) Hocam biliyorsunuz ki 2014 MGK sonrası alınan ve basına yansıyan çöktürme planı adım adım ilerledi. Önce İç güvenlik yasasıyla toplum pasifize edilmeye ardından Çözüm sürecinin bitirilmesi 7 Haziran seçimlerine darbe ve 15 Temmuz Darbe girişimi ile birlikte gelen OHAL tüm bunlar göz önüne alındığında iç tüzükte 1950’lili yıllarda uygulama da olan Kürt, Kürdistan Amed gibi kelimelerin yeniden yasaklanması Türkiye’yi nereye götürür?

YANIT: Sorunuzdaki, kamuoyunda kabul görmüş ama bana göre sorgulanması gereken birkaç noktayı ele almak gerekiyor. Birincisi, hiçbir zaman gerçek anlamda bir çözüm süreci yaşanmadı. Bir başka deyişle, Türkiye cumhuriyeti, ne “barış süreci”olarak adlandırılan dönemde, ne daha öncesinde ne de bundan sonra Kürt sorununu kalıcı ve barışçıl biçimde çözmeyi amaçlamamıştır, amaçlamayacaktır. Bu, halihazırda iktidardaki örgütün tavrıyla değil, genel olarak Türkiye devletinin kuruluş ve varoluş biçimiyle açıklanabilecek bir olgudur ve tartışılması bu yazının boyutlarını aşar. İkincisi, evet 7 Haziran- 1 Kasın 2015 arası yaşananlar, gerçek anlamda parlamento ve temsili demokrasiye karşı bir darbedir. Ancak, 15 Temmuz’da her ne oldu ise dünya siyasi tarihine ilginç bir vak’a olarak geçecek ve geleceğin siyasi tarihçileri için zengin bir konu olma potansiyeli taşıyor. 15 Temmuz ve sonrası öyle tuhaf bir durum ki, genelde darbeyi yapanlar, ya da yeltenenler kendilerini haklı göstermek için çabalarken, bizim ele aldığımız durumda, darbeye maruz kaldığını iddia eden örgüt, gerçekten bir darbe olduğuna yedi düveli inandırmak ve kendi meşruiyet zeminini oluşturmak için canla başla çalıştı ve çalışmaya devam ediyor. Bir başka deyişle ‘darbeye maruz kaldığını iddia eden hükümet tartışmalı bir meşruiyet sorunu’ yaşıyor. Darbe sonrası çıkarılan OHAL için pek çok spekülasyonda bulunulabilir, ancak reis zaten açıkladı: “Bu Allahın bir lütfudur”. Soru şu: kimin için? Bu konuya ilişkin son olarak şunu söyleyebilirim: 15 Temmuz, resmi olarak kemalizmin ölüm tarihidir, erken bir 2023’tür. Bütün o yaratılan mitleri, efsaneleri, destanları bu varsayım üzerinden değerlendirdiğinizde, örgüt, kendi Kubilaylarını, kendi Sütçü İmamlarını yaratıyor; köprülere, caddelere yeni isimler veriyor, yeni marşlar, heykel sanatında post-absürd yaratılar ortaya koyuyor; bayramlar, konunun eğitim-öğretim müfredatına girmesi, resmi tatiller ve daha niceleri… Sanırım Türkiye denilen zaten kuruluşundan bu yana huzursuz olan bu devlet-toplumu daha huzursuz günler bekliyor. Ve huzursuz olan her canlı gibi toplum da totaliterleşir.

3) PKK Lideri Abdullah Öcalan Çözüm süreci sırasında heyet ile yaptığı birçok görüşmede anayasal güvenceden bahsediyordu ve çözüm sürecinin bitirilmesiyle bir darbe mekaniğinin devreye gireceğinden bahsediyordu. Bu darbe mekaniğiyle hatta bazı siyasetçilere sizin hayatınız değil çocuklarınızın hayatı tehlikede uyarısında bulunuyordu. Gelinen aşamada Türkiye’de her ne kadar başarısız bir askeri darbe girişimi yapılsa da sonrasında ilan edilen OHAL ile tüm muhalefet baskı altına alındı. Önümüzdeki süreçlerde Türkiye’de gelişebilecekler nelerdir?

YANIT: Ben genel olarak geleceğe ilişkin önkestirimlerde bulunmaktan kaçınanlardanım. Herşeyden önce biliminsanlarına ya da belirli alanlarda bilgi sahibi olduğu isnad edilen kişilere “münnecim” muamelesi yapılmasını doğru bulmuyorum. İkincisi, geleceğe dair öngörüde bulunmak, tahlili yapan kişiyi eşyanın tabiatı gereği muhafazakarlaştırır. Hadi bu iki gerekçeyi bir an için yok sayalım, böyle bir ülkede, böyle bir toplumda, geleceğe dair akılcı gözlem yapmak olanaklı mıdır ki? Bırakın orta ve uzun vadeyi, yarına nasıl bir ülke ve topluma uyanacağımızı bile kestiremiyoruz. Darbe girişimi-OHAL bağlantısına ilişkin itiraz ve çekincelerimi yukarda belirttim. Bir kez daha başka biçimde söyleyeyim: Bu toplumun içine hızla sürüklendiği girdabın ne darbe girişimiyle alakası var ne de bir kişinin kişisel hırsı ve iktidarı ile açıklanabilir. Bu çok daha uzun erimli, daha katlanmış ve toplumun bütünsel dönüşümü ile alakalı bir şey. Bugün toplumun içinde bulunduğu durumu, salt giderek sertleşen anti-demokratikleşme, totaliterleşme ile bağlantılandırıp, gelecekte neler olacağı sorusuna yanıt açık ve doğaldır ki daha fazla totaliterleşme, daha fazla demokratik değerlerden uzaklaşma olacaktır. Ancak ben daha vahim bir duruma işaret etmek istiyorum: Bu topraklarda yaşayan, dili, dini, etnik aidiyeti, mezhebi, cinsiyeti ne olursa olsun, tüm toplum üç kuşağını yitirdi. Ve hemen yarın bir restorasyon sürecine girildiğini varsaysak bile, insanlık, demokrasi, özgürlük, eşitlik adalet adına yitirdiğimiz ne varsa geri kazanmamız en az çeyrek yüzyıl alacaktır. Dikkat edin sadece yitirilenlerden bahsediyorum, bir de üstüne sahip olmayıp da kazanmamız gerekenli ekleyince durumun vahametini varın siz düşünün.

4) Özellikle getirilen Başkanlık sistemi ardından iç tüzükteki
değişimle asıl hedeflenen nedir? Yukarıda ilk soruda da belirttim. bu soru ile birinci soru aynı. Bunun yanıtını birinci soruda verdim zaten. Dolayısıyla bunu çıkarabilirsin

5) Son olarak HDP’nin başlattığı Vicdan ve Adalet Nöbeti’ni nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de var olan kaos ve onurlu bir barış için muhalefetin nasıl bir yol izlemesi gerekiyor? Türkiye’de var olan kaosun son bulması için ne gibi adımlar atılmalı?
Ben HDP Eşgenelbaşkanları Demirtaş ve Yüksekdağ’ın referandum sonrasından bu yana gerek demokratikleşme adına, gerekse “hayır cephesi”ne istinaden dillendirdikleri, ılımlı, birleştirici ve daha ziyade müzakereye dayalı söylemlerini önemsiyorum. Ancak gerçekçi olmak gerekirse, bu çağrılardan öyle ulvi beklentilerim de yok. Referandum sürecinde evetci cenah ve hayırcı bloğu karşılaştırırken şöyle bir gözlemde bulunmuştum: Evetcilerin neredeyse tamamı ırkçı-milliyetçi ve evet propagandalarını Kürt özgürlük mücadelesine muhalefet üzerinden yürütürken, hayırcıların da neredeyse yarıdan fazlası benzer bir söylem ve duruş üzerinden propaganda yürütüyorlardı. İki grubu topladığınızda karşımıza en iyimser tahminle yüzde yetmiş-yetmişbeşlik bir milliyetçi cephe çıkıyor ki, bu da beni geleceğe ilişkin demokratik bir toplum ve kalıcı-onurlu bir barış şiarı etrafında birleşmiş bir cephenin olanaklılığı konusunda karamsarlığa itiyor. Tarih bize göstermiştir ki, her ne türü olursa olsun, hiçbir milliyetçilik, demokrasi, barış ve özgürlüğü öncelikli hedefi olarak almamıştır. Haziran 2015 seçimleri ve sonuçları bu fasit çemberin kırılması için bir fırsat koymuştu bu toplumun önüne. O zaman kamuoyunda yaygın kabul gören HDP Türkiyelileşiyor söyleminin aksine ben “Türkiye HDPlileşecek” ve bu topraklardaki milliyetçilik laneti bozulacak demiştim. Ancak bilindiği gibi buna izin verilmedi. Bunun için ben eğer bir darbeden söz edilecekse Haziran-Kasım 2015 arası yaşananların gerçek bir darbe olduğunda ısrarcıyım, öyle girişimi falan da değil ha.
Bu nedenle, bu kaos ortamından kurtulma, kalıcı ve onurlu bir barışı sağlamada HDP ve diğer özgürlük mücadelesi veren, milliyetçiliği eylem ve düşünce biçiminin merkezine koymamış olan parti, grup, yapı ve kişilere önemli görevler düşüyor.İçinde bulunulan koşullarda, kaos ortamındaki en büyük provakatör bizatihi iktidarın kendisidir, bu nedenle barışçıl muhalefet ve eylemlerden vazgeçilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Hemen ve kısa vadede sonuç alınamasa da HDP’nin Vicdan ve Adalet Nöbetlerinin olumlu sonuçları olacağını düşünüyorum

ASIL ŞİMDİ POSTMODERN ZAMANLARDAYIZ

2010’lu yıllardayız ve bu topraklar tarih boyunca görmediği bir yağma ile karşı karşıya. Sadece, topraklar, doğa, kentler yağmalanmıyor, kentler bombalanıyor, yerle bir ediliyor, insanlar katlediliyor, binlerce insan işinden, ekmeğinden ediliyor… Burası Türkiye ve bu coğrafyanın da Heideggerleri Schmittleri var ve gelecekte, kim bilir belki de büyük filozof ilan edilecekler. Değil mi ki faşizmin içerden bu ideologları, sonradan faşizmi sıradanlaştıran Arendt, postmodernist tarikatın baş tacı kuramcıları ilan edildiler. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve komünle taçlanan sınıf savaşımlarının işçi sınıfının yenilgisiyle durulmasının sonrasında türeyen Schopenhauer, Kierkegaard, Nietzsche, Bergson gibi, idealizmin çöplüğünde kendilerine zar zor yer bulacak aristokratlar, 1968 sonrasında çoğunluğu tövbekar olacak Marksist sosyal bilimciler tarafından yeniden “keşfedilip” piyasaya sürüldüler. Bizim aynı yazgısal süreci izleyen solcu münevverlerimizin 1980 sonrasında Nietzscheyi, Foucault’u Oğuz Atay ile eş zamanlı keşfedip kendi zihinsel piyasaları üzerinden tedavüle çıkarmaları da kayda değerdir.
Düşünsel yabancılaşma biçimi olarak felsefenin aşılmasının zorunluluğuna vurgu yapan Marx’ın ısrarının aksine felsefeyi yegane bilimsel etkinlik olarak sunan postmodern havariler, insan aklına küfrü, arzuya tapıncı tarikatlarının amentüsü haline getirirken, aydınlanma düşüncesini dinsizlik ilan ettiler. Dillerine pelesenk ettikleri akılcı insani eyleminin yerine, özneyi “kuran” arzunun akıldışılığının çıktıları, bugün gerçekten sadece akla durgunluk vermekle kalmayıp insan onurunu da yerle bir eden bir ahlaksızlıkla harmanlanarak duruyor karşımızda. Yaşayarak deneyimlediğimiz bu insanlığın zembereğinden boşanmış hali postmodern vaizlerin haklılığını göstermez; aksine insanlık halinin neredeyse bütün ahlaki dayanaklarını yitirmiş olmasında bu vaazların payı inkar edilemez. Zira onlar, gelmekte olan bu ahlaksızlığı ideolojilerinin haklılığına payanda kılmış, insan onuru karşısında histerik kahkahalar atan yeni dinin yerleşmesinde İsa’nın havarilerinin rolüne soyunmuşlardır. Yeni emperyalizmin savaş çığırtkanlığının, her türlü ahlaki değeri yerle bir edip insan yaşamını anlamsızlaştıran nihilizmin, kötülüğü sıradanlaştırıp yığınlar tarafından kanıksanmasının yolunu açan ironik gevezeliğin, onca ölüm, kıyım, iktidarların yalanları ve rezillikleri karşısında kayıtsız ve hatta içten içe sadistçe bir neşeyle bezenmiş çoğunluğun oluşturduğu bu cehennemi varoluşun bir anlamda kanıksama yoluyla meşruiyetini sağlayacak varlıkbilimsel ve bilgi-kuramsal taşları bu saygıdeğer havariler tarafından döşendi.
Üretim ilişkileri konusundaki cehaletlerini, ekonomik determinizm suçlamasıyla geçiştirip ipe sapa gelmez spekülatif eklektisizmlerle kamufle etmeye çalıştılar. Artık milyonlar değil milyarlarca insanın hayatta kalmak için binlerce yıl öncesinin köleci üretim tarzını aratmayan çalışma koşullarını görmezden gelip, insanı zapt edilemez libidosunun, conatusunun ya da adına her ne halt diyecekseniz onun esiri olmuş “sevişgen” yaratıklar olarak “tasarlayan” yeni din, böylece her türlü tahakkümü doğallaştırıp dirimselleştirerek bu tahakküm biçimleriyle mücadelenin anlamsızlığını da alttan alta şırınga etti. Tamamen insanlık dışı bir durum için uygun koşulların oluşmasının fikri temelleri mide bulandırıcı bir anti-hümanizmle allanıp pullandı.
Her türlü insani eylemi bütün bir toplumsal tarihsel siyasi analizin merkezinden çıkarıp, yerine yapıları koyan postmodern inanç, insanlardan oluşan toplumun yerine kendi kendisini kendiliğinden kuran kurgusal yapı olarak imgelemsel dünyayla bizi baş başa bıraktı. Eylemin doğa karşısındaki karşı konulmaz direncinin yerine söylemin ataleti konuldu. Dilde önerme olarak var edilenin, simgeselleştirilenin her zaman ampirik gerçeklikle bağlantısı olmasının zorunlu olmadığı düsturundan hareketle, insani pratik ve ampirik gerçeklik felsefi kurmacanın pratiğiyle ikame edilip üstün tutulmasına kadar ileri gidildi. Bu kafa karışıklığı, para tapıncı kendini nesnel olarak dayattıkça insani erdemlere yönelik eğilimin azalışı, insanlar arası eşitliğin olanaklılığına olan inancın, Nietzsche ile birlikte, önce kuramsal düzeyde, devamında da gündelik yaşamda tavizsiz reddine kadar ulaştı. Pratikte bu gün karşı karşıya olduğumuz paradan başka herhangi bir şey karşısındaki kayıtsızlık, hiçbir ahlaki ve insani ilkenin olmaması, herkesin herkesin kurdu değil kurbanı haline geldiği duruma geldik.
Arzu daima düşünceye üstün tutulurken, bu doymak bilmez canavarı yaratan ve besleyen sınıflı toplumun şavaşçıllığı, bencillik, rekabet, bitmez tükenmez meta hırsı, kısacası bütün bir burjuva ilişkileri göz ardı edilip, yerine arzu ve neye nasıl hizmet ettiği, edeceği kestirilemeyen duygulanım, bütün problemleri açıklayan sihirli bir felsefi ve psikanalitik anahtara dönüştü. Böylece kapitalizmin her şeyi metaya (paraya) tahvil eden ilişkilerinin sonucu olan arzu ve duygulanım gibi hezeyanlar tarih öncesi ve hatta arkeolojik bir ilk nedene dönüştürülerek insanlık alaşağı edilip anlamsızlaştırıldı. Öznenin kendi dışındaki maddi dünyayla girdiği çelişkili ama bütüncül, çatışmalı ama bir o kadar olumsal ve tarihsel ilişkinin yerine düşünce-arzu ikiliği yerleştirilip, kerameti kendinden menkul davranımı olan ya da itkisini nereden aldığını asla açıklayamadıkları arzu her derde deva ve her türlü insaniyeti yerle yeksan eden tanrısal bir etkinlik olarak sunuldu
Postmodernistler sadece rasyonalizme saldırmakla yetinmediler. Hücum iki koldan ve aslen tarihsel maddeciliğe karşı gerçekleştirildi: Hiç de tuhaf olmayan bir biçimde, bu havarilerin hatırı sayılır bir kısmı soğuk savaşın ilk on yılında tarihsel maddeciliğin tedrisatından geçmiş isimlerden oluşuyordu. Sonrasında iki koldan ilerlediler, bir cephe doğrudan diyalektiğe saldırıydı. Hegel’e ve diyalektiğine ölü köpek muamelesi yapanlar, örneğin ondan “dispositif”i aşırmakta sakınca görmüyorlardı. Tarihselliğe karşı duydukları tiksintiye rağmen, şizoanaliz üzerinden tarihi dönemleştirmeyi de ihmal etmiyorlardı. Yeni bir din yaratırken, bir yandan geçmiş bütün maddeci düşünsel birikimi sapkın ilan edilirken, yeni inanma biçimi ve ritüeli, günahkar ilan edilen geçmişin tersyüz ederek yeniden kurulumuna dayanıyordu ki bu bütün inanç oluşumlarında görülen evrensel bir eğilimdir.
İkinci saldırı, doğrudan içeriye, tarihsel maddeciliğe yönelikti. Entelektüel donanımlarının oluşumunda çok şey borçlu oldukları Marksizmi bu kez çağdaş idealist felsefeden aşırdıkları silahlarla içi boşaltılmış, itibarsızlaştırılmış bir yaklaşım haline getirmek için inanılmaz bir çaba harcadılar. Neredeyse yarım yüzyıl, epistemoloik kopuş, son kertede belirlenim, üretim tarzlarının eklemlenmesi, alt yapı-üst yapı ilişkisi, üretken emek-üretken olmaya emek gibi boş, anlamsız, şimdiden dönüp geçmişe bakıldığında kurama hiçbir katkısı olmayan, tarihsel maddeciliğin klasik düşünürlerinin zihin ajandasında hiçbir zaman yer almamış sorunlar yaratılarak tartışıldı. Özellikle dikkat çekici olan Marx tarafından hiçbir zaman dert edilmemiş, alt yapı-üst yapı ilişkisi ve iktisadi belirlenim, bir mesele haline getirildi, olmayan bir “sorunsal” yaratılıp nerdeyse bir dönemin bütün düşünürleri tartışmanın girdabına çekildi. Felsefe Marx’ın onca uyarısına rağmen, hem de en azılı idealist peygamberler üzerinde tarihsel maddeciliğin merkezi teması haline getirilirken, emek, sömürü, sınıf çatışması, bu spekülatif laf kalabalığının içerisinde birer fısıltı olarak kaldı.
Küçük burjuvazinin bütün yaşamsal korkularının, arafta olma halinin, hiç bir zaman burjuva olamama ümitsizliği ile her an işçi sınıfı saflarına düşme korkusunun yarattığı travma hali, asla ulaşamayacağı sınıfa duyduğu hayranlık ile her an girdabına kapılacağı işçi sınıfına duyduğu nefret karşısındaki ruh hali hezeyanını postmodern ideolojinin her argümanında görürsünüz. Küçük burjuva ideolog, pratikte sömürü ve sermayenin tahakkümü karşısında kahredici bir sessizliğe konumlanırken, kuramsal düzlemde muhatapsız bir bulanık radikalizm havuzu içinde debelenir. İçi doldurulamayan bu kuramsal radikalliğin imdadına, onuncu yıl marşı ya da mehteran misali Nietzscheci aforizmalar yetişir. Aforizmik söylem tarzı otoriter entellektüelizmin belirgin özelliğidir. Nasıl olmasın ki, zira entellektüelizm popülizmin diyalektik tamlayanadır ve ikisi de otoriterlikten beslenir, otoriterliği yeniden üretir. Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında, Marx’ın tiye aldığı demokrasi ve onun otorite-iktidar ilişkileri burjuva bencil hesapçılığının buzlu sularında çözülüp giderken, FAŞİZM yeniden tarihin tini olmaya başladı. Gırtlağına kadar yolsuzluğa ve hırsızlığa bulaşmış küçük burjuvazi ile neredeyse yarım yüzyıldır uygulanan yeni-liberal iktisat politikaları sonrası sınıfını kaybetmiş “halkı”ın meydana getirdiği uyumsuz güruh, bu faşizmin kitle tabanını oluşturuyor. Bir küçük burjuva ideolojisi olarak postmodernizm bu sinirli ve aşırı yorgun yığının sadece kendisini aklamakla kalmayıp, faşizm koşullarında işleyeceği günahları da sevaba dönüştüreceği inançsal zeminin ideolojik temellerini oluşturmaya peşinen aday olmuş hatta kendi kendisini tayin etmiştir.

Siyaset (in) Biliminin Sınırları

İnsani eylemlilik olarak siyasetin bir sınırı var mı? Sorunun yanıtı biraz da siyasetin tanımlanışı ile ilgilidir. Zamanın bilmeye eğilimli öznesi, içinde debelenip durduğu pedagojik mantık tarafından, her şeyi tanımlamak zorunda olduğu tasası ile donatılmıştır. Tanımlamak, Spinoza’dan bu yana biliyoruz ki, sınır koymak, ya da tanımladığımız “şey”in sadece nerede başlayıp nerede bittiğini değil aynı zamanda ne olmadığını örtülü ya da açık biçimde söylemek anlamına geliyor. İktidar denilen mefhumu salt kurgulanmış bir siyasal alan içini hapsedip onu “siyasal olan” olarak sınırlamak, onun gerçek maddi ilişkiler içerisinde üretilişini gizemli hale getirir. Toplumsal olarak belirlenmiş, bu toplumsal ilişkileri üreten, toplumsal ilişkiler içinde üreten ve üretilen gerçek kanlı canlı insanlar arası ilişkiler ters yüz edilerek iktidarın nesnelerine çevrilirken, bütünüyle yabancılaşmış biçimiyle bize görünen iktidar, siyasal alan içine hapsedilip “siyasal olan” olarak kavramlaştırılır. Bu gerçek yabancılaşmış ilişkiler bir kez de bilim tarafından ters yüz edilirken siyasal alan, diğer toplumsal ilişkilerden azade özerk bir alan olarak tasarlanır. Siyaseti, yani bütün olarak iktidar ilişkilerini, sermayenin üretim ve yeniden üretimi döngüsünden koparmak, bu ilişkilere kerameti kendinden menkul bir değer ve mantık yüklemek, onu kendine özgü bir mantık içerisinde işliyor gibi tasarlamak – Nietzscheci güç istencini, Spinozacı conatusu ya da Schmitt’in dost düşman ayrımını bu mantığın motor gücü haline getrmek- onu sadece sınırlamakla kalmaz aynı zamanda siyasetin verili biçimiyle aşılamayacağını vaz eden bir ilahiyata dönüştürür. Bu türden ikilikler ve özcü yaklaşımlar, sadece iktidarın dinamiğini yani siyasal düzenin üretim koşullarını gizlemekle, gizemlileştirmekle kalmaz, bununla bağlantılı olarak, siyasal ilişkilerin toplumsal ilişkiler bütünüyle olan bağını da koparıp “siyasal olan”a ontolojik öncelik verip onu özerkleştirir de.
Anlam üzerine konuşmanın, ruh çıkarıcı gibi her olay ve olgudan anlam çıkarmanın, postyapısalcıların sevdiği deyimle gerçekliği okumanın -arkadaşlar buna kurgusal diyorlar- moda olduğu şu zamanlarda, siyasetin anlamını araştıran felsefeden uzak durmak lazım. Neticede felsefe dinden sonra en büyük yabancılaşma olduğu için tıpkı tanrıya sarıldığımız gibi zora düştüğümüzde sarılacağımız değil, ondan kurtulmamız gereken bir mantıksal spekülasyondur. Bunca siyasal olanın ontolojik kökenine dair lafazanlık niye? Köken meselesine neden bu denli saplanıp kalıyor zamane siyaset felsefecileri? Siyaseti, “siyasal olan” olarak ontoloji düzeyinde kurgulayıp bu spekülasyon üzerinden gerçekliği açıklamaya çalışmak kelimenin tam anlamıyla skolastiktir. Düşünsel kurgulardan hareketle gerçekliği açıklamaya değil de sadece anlamaya çalışmak yerine, gerçekliğin kendisine bakmamakta ısrar etmekle ille anlamaya çalışmakta ısrar etmek, anlamın simgesel ve imgesel, öyle diyorlar ya, dehlizlerinde spekülasyon yapmaktan, amiyane tabirle uçuşa geçmekten başka ne ola ki? “Felsefe kavram üretmektir” . Bu saçma sapan Deleuzcü aforizmayı kabullenmek, bizi toplumsal pratiği bir yana bırakıp gerçeklik üzerine düşünmeyi başlı başına pratik olarak kavramak hatta bu pratiği gerçeklikle ikame etmek anlamına gelir.
Toplumsal gerçekliği neden bu kadar speküle ederek karmaşıklaştırıyorlar? Soru aslında o kadar yalın ve basit ki: Siyaset olarak tanımlanan bu mücadele ya da daha anlaşılır biçimiyle kavga neden? Israrla ve inatla tarihsel dahi olmayan, insanın ruhunun, bilinç ya da bilinçaltının, yaradılışının derinliklerinde bir köken keşfedip, bütün yaşanmışlığı, pratiği evirip çevirip bu kökene dayandırmaya çalışılıyor. Toplumsal kriz, toplumsal bilimlerin krizi ve yöntemin kriziyle örtüştüğü bunalım dönemlerinde felsefe ve ontolojik meseleleri öne çıkarıp gerçeklikle ikame etmek, gerçekliği ve özsel olanın üzerini fantezi ve melankoli ile sırlama girişimi zamanın “doxasophus”unun karakteristik özelliğidir. Varoluşçuluk kriz dönemlerinin her daim baş tacı felsefi duruşu ve bunalımın kuramsal düzeyde üstesinden gelemeyen entelektüelinin omurgasızlığını ve biçareliğini, üzerinden örtbas etmeye çalıştığı söylemsel yaşam biçimi olagelmiştir.
İktidar, insan türünün doğasında var olan güç istenci, conatus veya benzeri türden varoluşçuluğa götürücü temellendirmelerle açıklanamaz. Bu açıklama biçimleri her şeyden önce her türden tahakküm ilişkisini doğallaştırarak kaçılmaz hale getirir. İktidar zorla, ya da daha doğru bir deyişle zorunlulukla başlar. Ve insanın karşı karşıya kaldığı ilksel zorunluluk iş bölümü ve özel mülkiyettir. Bu nedenle iş bölümünün en sofistike biçiminin görüldüğü, özel mülkiyetin aklın bütünsel olarak kavramakta zorlanacağı derecede karmaşıklaştığı burjuva toplumsal ilişiler alanı olarak sivil toplum, iktidarın değil, tahakküm mantığı içre ve üzre biçimlenmiş insan ilişkilerinin vücuda geldiği alandır. Ki söz konusu mantık, Hegelin sunduğu biçimiyle insan ilişkilerine dışarıdan dayatılan değil, tarihsel ve toplumsal olarak üretilmiş, kendisini ortaya çıkaran özneler üzerinde işlem görmesi sebebiyle, özneyi kendisinin nesnesi kılabilecek potansiyele sahip maddeci ve diyalektik bir mantıktır
Her türden egemenlik ilişkisinin tohumunun serpilip yeşerdiği alan olan sivil toplumun dışında, onun üzerinde ve hatta ondan bağımsız bir alan olarak “siyasal alan” , özden koparılmış, ya da ayrıymış gibi durur. Algılaya kendisin sunan ya da zorunlu olarak yeni bir öz biçiminde görünen, özü görünüme dönüştürüp kendini öze dönüştüren alan olarak siyasal alan ya da siyasal olan, çağın siyasete dair geçerli tanımlamalar bu muazzam yabancılaşma zerine temellendirilmiştir. Bu yabancılaşmış ama gerçek ilişkilerin en ürkütücü olanı devlet, burjuva sivil toplum alanında birbirini boğazlama mantığı üzerine kurulu ilişkileri, genel irade, ulusal egemenlik, milletin devleti adı altında gökselleştirirken, aynı alanda birbiriyle didişen bencil bireyleri, çatışan sınıfları, bu gökselleştirilmiş devlet karşısında, kurgusal vatandaş mertebesine çıkarır. Son yüzyılın siyaset bilimi denilen paradigması bu mutlak tersyüz edilmiş, yabancılaşmış ilişkilerin özsel kabul edilişine adanmışlık üzerinden kurgulanmıştır. Kim kahir ekseriyeti tatmin ve ikna edebilecek bir devlet tanımlaması yapabilir ki? Aynı şey şu bir ideal olarak hemen herkesin önüne koyduğu demokrasi mefhumu için de geçerli değil mi? Siyaset, eğer bu sözcük bize her türden doğrudan ya da dolaylı iktidar ilişkisini çağrıştırıyorsa, onun bir embriyo olarak içinde döllenip serpildiği mülkiyet ve üretim ilişkilerinin rahminden çıkarılıp, bu rahmi yaratan, hatta ve hatta belirleyen olarak, siyasal alan ve/veya “siyasal olan” olarak görünür olduğunda ve bu görünüp bilinçli ya da bilinçsizce özsel ilişkiyle ikame edildiğinde sınırlanmış olur. Bu yüzden Spinoza’nın belirlemek olumsuzlamaktır düsturuna Hegel itiraz eder: olumsuzlamak belirlemektir. Siyasal alan/sayasal olan, mülkiyet ve üretim-dolaşım- bölüşüm ilişkilerinin kendini olumsuzlamasının sonunda -çünkü ancak bu olumsuzlama sayesinde aracılığıyla ve sonunda kendini yenden üretebilir- ya da olumsuzlaması olarak belirdiğinde kendisini sınırlamış olur. Bunu evvel emirden, kendisini özerk bir alan olarak sunarak, diğer tüm toplumsal ilişkilerden azadeymiş gibi görünerek, kendine özgü ve içkin bir işleyişi varmış gibi varoluşa gelerek yapar.
Eğer siyaset bilimi olarak adlandırılan bir bilim varsa, can alıcı bir soru olmasına rağmen şimdilik bunu gündem dışına bırakalım, her bilimsel eylemin düşünmeyi gerektireceği varsayımından hareketle, düşünmenin sınırları bu varsayımsal bilimin de sınırlarını oluşturacaktır denilebilir. Siyaset bilimi, bu tersyüz olmuş, tepetaklak duran görüngüsel ilişkileri özsel kabul edip, inceler, anlamaya çalışır/açıklar; bütün bunları yapabilmek için “kavramlar üretir”. Bir kez bu tersyüz olmuş ilişkiler gerçek kabul edildiğinde, yapılabilecek tek şey, gerçeklikle hiçbir bağlantısı olmayan düşünsel kurgular olan kavramlar aracılığıyla speklasyondur. Hele bir de, zaten özden değil görüngüden hareketle, görüngüyü gerçeklik olarak kabul ederek tasarlanmış bu fabrikasyon kavramlar gönderimde bulundukları nesne, olgu ya da ilişkiden bağımsızlaşıp onun üstünde, dışında ve bağımsız bir hal aldığında –Platon’un ideaları gibi – bu spekülasyon katmerlenerek devam eder. Bu gün siyaset bilimi denilen paradigma tam da bunu yapıyor. Siyasetin de siyaset biliminin de sınırlarını zorunlu olarak belirleyen bu katmerlenmiş ve kangrenleşmiş yabancılaşmadır. Siyaseti sınırlarından kurtarmak, kangrene neden olan mekanizmayı ortadan kaldırmakla olanaklı olacaktır ki bu da zaten siyaseti sonu anlamına gelir, zorunlu olarak siyaset biliminin de.

Dostunu Düşmanını Tanımak

Olağanüstü hali, adına darbe girişimi denilen vodvili veya referandum sürecini açıklamaya çalışırken, Almanya’da faşizmi sonuna kadar desteklemekle kalmamış, onun ideologluğuna soyunmuş, faşizmi meşrulaştırmak için akla izana sığmaz felsefi madrabazlıklara baş vurmuş filozof kargalardan medet umarsanız, sadece burnunuz değil, gırtlağınıza kadar muhafazakarlık batağına sürüklenirsiniz.

Postmodern projenin zihinlerde derin izler bırakan, temizlenmesi hayli zor olan üç kuramsal zehrinden söz edilebilir. Birincisi her türden eklektisizm ve perspektivizmle estetize edilmiş kuramsal omurgasızlık; ikincisi, gerçek olanı bilimsel olarak çözümlemek yerine, onları okunacak-anlaşılacak metinsel anlatılara, söylemlere dönüştürmek ve son olarak epistemolojik ve ontolojik dayanakları dikkate alındığında birbiriyle uzlaştırılamayacak yaklaşımları herhangi bir olay ya da olguyu açıklarken aynı model içerisinde kullanmak. Bu zehri tükürüp atmak yerine beynine çekmiş son zaman genç ve orta yaş bunalımındaki homo akademicus’un “…. Bir okuma denemesi”, “…. Üzerine Spiozacı okuma” ve benzeri türden başlıklar altında yürüttüğü çalışmalar, zehrin yol açtığı sanrının ürünüdür. Daha can sıkıcı olanı, toplumsal gerçekliğin anlaşılmasının daha fazla meşakkat gerektirdiği müphem zamanlarda, birbiriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan kuramsal model ya da yaklaşımları harmanlayarak yaşananları açıklama gayretleri de bu can sıkıcı sanrının semptomlarından olsa gerek.

Saul Below, “Bay Samler’in Gezegeni”[1] adlı romanında, faşistlerin toplama kamplarından sağ çıkmayı başarmış olan romanın kahramanı Samler’i şöyle konuşturur: “Yüzyılın en büyük suçunu alelade bir alçaklık olarak göstermek fikri hiç de sıradan bir şey değildi… sıradanlık sadece bir kamuflajdı[2]. Ölümü iğrenç olmaktan çıkarmanın, onu sıkıcı ve önemsiz göstermenin daha iyi bir yolu mu var? Destek verici bir sezgiyle işi kılıfına uydurmanın bir yolunu buldular. Herkes (bazı yazarlık taslayan kadınlar dışında) cinayet nedir bilir. Bu çok eski bir insan bilgisidir… Hayatın kutsallığı… Bu eski anlayışa karşı çıkmak sıradanlık değildir. Hayatın kutsallığına karşı kurulmuş bir tezgahtır. Sıradanlık, en güçlü irade tarafından vicdanı yok etmek için benimsenen bir maskedir. Bu kadın profesörün düşmanı çağdaş uygarlığın bizzat kendisi. Yirminci yüzyıla saldırmak için sadece Almanları kullanıyor – onu suçlamak için Almanların icat ettiği terimlere başvuruyor- Weimar entelektüellerinin abuk subuk fikirlerini desteklemek için tarihteki bir trajediden yararlanıyor”[3].

Kapitalist toplumun bunalımı karşısında, zaten içinde yer aldığı kuramsal yaklaşımın yöntemsel ve varlıkbilimsel temellerine hakim olmayan “düşünür”, kendi bunalımını teorinin yetersizliği üzerine yıkarak, muhafazakar hayaletleri imdada çağırıyor. Arendt’in savaş sonrası benimsediği siyasal konumlanışında ve reel sosyalizmin çöküşüyle pek çok tövbekar Marksistin muhafazakar argümanlarla bezenmiş yeni bir sol proje yaratma çabasında olduğu gibi, yaşamın bunalımı ile kuramın bunalımı pişti olduğunda, çıkış yolu olarak kadim gerici felsefi geleneklerden medet ummak çok yabancısı olunan bir durum değil elbette. İkinci paylaşım savaşı sonrası Avrupalı sol entelijensiyanın Heidegger ve Schmitt’e sarılması, 68 sonrası bunalıma giren batı Marksizminin kayda değer sayıda yazarının idealist felsefenin ontolojisinden ve muhafazakar siyasal kuramlardan medet umarak modeller geliştirmeleri ile 2008 krizinden bu yana durulmayan siyasi dalgalanmaları açıklamada tarihsel maddeciliğin kuramsal çerçevesini, muhafazakar siyasal ideolojinin kavramsal araçlarıyla donatarak deforme etme girişimlerini – kimi bilinçsizce olsa da çoğunluğu bilinçli bir çabanın ürünüdür –   bu bağlam içerisinde görmek gerekir.

Kuramsal mevzisini ıslah edilemez bir Marksizm karşıtlığı üzerine inşa etmiş, siyasi pratik içerisinde yılmaz bir komünizm karşıtı muhafazakar olarak Schmitt, yukarıda bahsi geçen, bunalıma düşmüş solun bütün zihinsel uzuvlarıyla sarıldığı siyasi ilahiyatçıların başında gelir.  Bir yandan reel faşizmin kuramsal meşruiyet zeminini sağlamlaştırmak için, bugün bize çok tanıdık gelen, onca ahlaksızlığın içinde, ahlaktan azade bir kurama ihtiyaç duyuyordu Scmitt, ki bunu dost-düşman modelinde buldu. Diğer yandan üretim ilişkilerine ve sınıf mücadelelerine kayıtsız, siyasal alanı tüm diğer toplumsal ilişkilerden bağımsız ve hatta ve hatta tüm toplumsal ilişkilerin tek belirleyeni olarak yeniden tanımladı.

Siyasal kavramını tanımlarken, ki tanımlamaktan ziyade siyasetin karakteristik tahlilini yapar, onu devletten ayırarak[4], ontolojik olarak siyasala öncelik verir. Siyasal olanın doğası o denli mıncıklanır ki sonuçta elimizde spekülasyon hamurundan başka bir şey kalmaz. Muhafazakar cenah bu hamurun ne menem bir şey olduğunu iyi bilir, ama sol entelijansiya, okulöncesi çocukları gibi bu hamuru şekilden şekle sokuyor.  Schmitt, “siyasal olan”ın – ne demekse- bu olağanüstü mistifikasyonu üzerinden, siyasal analiz içerisinde devleti kavramlaştırılamaz kılarak devre dışı bırakılmasının yolunu açar[5].  Böylece, emek ile sermaye arasındaki maddi çelişkinin yerini insan doğasının derinliklerinden çekip çıkarılan dost-düşman ikiliği alırken, sınıflı toplumun tahakküm aracı olan devletin yerini siyaset dışına itilmiş, tartışılması bile büyük günah sayılan “Devlet” alır. “Egemen olağanüstü hal durumunda nihai karar vericidir” üfürmesi, aforizmik düşünmekten haz duyan azgelişmiş ülke varoşunun sol akademiasında aksı seda ederken, sınıfsal tahakkümün bu skolastiğin neresine yerleştirileceğinin bırakın yanıtını aramak, sorusu dahi sorulmaz. Dost ile düşman oluşumlar arasındaki savaş, öldürme hakkı, cinayeti doğallaştırma – Arendt gibi sıradanlaştırma mı deseydik – üzerine kurulu jargon bütün o siyaseten ilahi metne hakimdir. Ne cazibe ama… Toplumsal gerçeklik bütün bu imgeleme dayalı düşünmenin saydam varilinde yüzen bir hıyar mertebesine indirilip itibarsızlaştırılır.

Schmitt ve Heidegger, insanlık tarihinin bu güne değin yaşayıp görebildiği en büyük trajedilerden birinin doğrudan nedeni olan kapitalist sömürü ilişkilerini siyasal alan dışına sürükleyip koruma altına aldıktan sonra, trajedinin uygulayıcılarını ve burjuva siyasetini aklayabilmek için idealist felsefeyi dahiyane biçimde kullandılar.  Sonradan bir büyük anlatı olarak mahkum ettiği Marksizmi yapısöküme tabii tutmak gerektiğinde ısrar eden Derrida, skolastiği kalkan ederken, Heiddeger’i mızrak olarak kullandı.  Liberalizm liberallere bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir şiarıyla, liberal radikal demokrasi modelini komünizmle ikame etmeye çalışanlar,  Schmitt’in siyasi ilahiyatına secde ettiler. Troçki’yi duymazdan gelip, Huntington, Fukuyama gibi neo-muhafazakarlığın arpalığından beslenenlerle eşzamanlı sosyalizmin ölümünü ilan ettiler. Ya sosyalizm ya barbalık diyen Luxemburg’u hafızalardan silip, barbalığın son büyük kalesi faşizmin felsefi meşruiyetine girişenlerle aynı kuramsal çanaktan beslenenlerin ürettikleri düşünce silsilesinin nesnel olarak hangi sınıfsal çıkarın yararına olduğunun diyalektik yapısöküme uğratılması gerekiyor artık.

Olağanın üstünde ağdalı bir jargon, okuyanı komplekse sürükleyen entelektüel dil oyunlarıyla bezenmiş bu ideolojinin – ki solcularımızın bu cazibeye kapılmaları pek de zor olmamıştır-  cazibesine kapılıp liberal dünya görüşüne meyletmiş solculara diyecek bir şeyim yok.  Ancak, tarihsel maddeci diyalektik bilgi kuramının ana omurgasını oluşturan çelişki nosyonu ile dost-düşman ikiliğini kah eşdeğer görmek, kah siyasi analiz sürecinde birbirine eklemleme çabası içerisinde olmak, anlaşılabilir olmamanın ötesinde can sıkıcıdır.

Kavram ile nesnesi, kuram ile gerçeklik arasında, sonsuzca birbirini olumsuzlayan diyalektik bir ilişki vardır. O nedenle biraz da sinirli bir çaresizlik içerisinde Pareto, “Marx’ın kavramları yarasalara benziyor, bir bakmışsınız kuş, bir bakmışsınız fare olmuşlar” diyor. Diyalektik düşünme, tarihsel toplumsal gerçeklikten kopuk ve onun üzerinde bağımsız gerçekliği varmış gibi algılanan modellerle düşünmeyi inkar etmekle başlar. Dost düşman modeli üzerinden yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinin Türkiye’sinde olağanüstü hal ve siyaseti açıklamaya yönelik her türlü çaba, çabalayanı, bırakın gerçeklikten başlamayı, görüngüyü felsefe üzerinden gerçek olanla takas edip, zihinsel kurguya olgunun üzerinde bir gerçeklik bahşeden idealizm batağına düşme tehlikesiyle karşı karşıya bırakır. Gerçeklik-olgu-zihinsel kurgu arasındaki ilişkide, düşünme biçimini tersinden alıp gerçekliği pas geçen –çünkü gerçeklik olgusal olanla eşdeğer kılınıp teke indirilmiştir-  alim, gerçeklik ve modeli arasındaki ilişki, kendi yarattığı tanrısına kendisini yaratan olma sıfatını bahşeden müminle tanrısı arasındaki ilişkiye benzer.

[1] Saul Bellow, Bay Samler’in Gezegeni, çev. Hasan Fehmi Nemli, İletişim yayınları, İstanbul, 2016.

[2] Burada H. Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı çalışmasına gönderme yapılıyor.

[3] S. Bellow, age, s. 19. Weimar entelektüellerinin başında kuşkusuz Heidegger Schmitt geliyor.

[4] Carl Schmitt, Siyasal Kavramı, s.39, Metis yay. İstanbul, 2006.

[5] Schmitt, age, 39.

2016 Yılına Dair Siyasi Mülahazalar.

http://atillaguney.org/2016 yılı geride kaldı. Bir bütün geçmiş yıla baktığımızda her yeni güne uyandığımızda bu coğrafyada yaşayan her bireyi etkileyen olaylarla karşı karşıya kaldık. Nasıl bir yıl oldu sorusu da güncelliğini koruyacak bir noktada duruyor.

Mersin Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla Güney, PİRHA’dan Diren Keser‘in gündeme ve 2016’ya dair sorularını yanıtladı.

D.Keser: Nasıl bir yılı geride bıraktık?

A.Güney: 2016 yılı siyaseten ve toplumsal olarak ilginç bir yıl olacak! Geçmiş gitmiş bir yıl için gelecek zaman kipi kullanmak mantık dışı gelebilir. 2016’da birçok toplumun on yıllara sığdıracağı siyasal-toplumsal ve iktisadi olay yaşandı Türkiye’de. Ancak, aynı zamanda emareleri şimdiden görülebilen keskin dönüşümlerin de habercisi. Bu nedenle henüz tamamlanmamış, eksik bir yıl 2016… Ve yine bu nedenle 2015’in son yarısı ile birlikte düşünüldüğünde aynı zamanda artık da bir yıl. Yani hem eksiği var hem fazlası, hem bir buçuk yıl, hem yarım yıl. Hem apalak hem prematüre…

D.Keser: Söylediklerinizi hangi olaylar üzerinden tanımlıyorsunuz?

A.Güney: 2016 yılı siyaseten, önceki yılın ikinci yarısındaki iki genel seçim – Haziran ve Kasım 2015 seçimleri- ve sonuçlarından bağımsız anlaşılamaz, çözümlenemez. Ve kuşkusuz, bu seçimlere damgasını vuran HDP olduğu gibi, bunun bedelini oldukça ağır ödeyen de yine HDP oldu. Haziran 2015 seçimlerinde aldığı oylarla HDP doksan yıllık cumhuriyetin muktedirlerinin ezberini bozmakla kalmadı, burjuva devletinin temel taşlarını da yerinden oynattı. Seçim öncesi “HDP Türkiyelileşecek mi ?” tartışması yapılırken, bir de gördük ki Türkiye HDP’lileşmeye doğru gidiyor. Özellikle “Büyük İnsanlık” seçim bildirgesiyle, siyasi söyleme yeni bir soluk getirmekle kalmadı, 1980’den bu yana verili siyasi sistem içerisinde yer bulamayan başta işçi sınıfı olmak üzere, ezilenlerin, dışlananların, yok sayılanların sesi ve temsilcisi olmaya aday olduğunu gösterdi. Israrla HDP’yi bölgeye sıkıştırmaya çalışanların, batı illerinden ve özellikle büyük şehirlerden alınan oyları görünce uykuları kaçmış olsa gerek ki, bir daha böyle bir durumla karşılaşmamak için ellerinden geleni yapmaya ant içmiş olmalılar.

HDP’ye karşı bir ittifak kurulduğunu mu söylüyorsunuz?

“Marx, burjuvazi sonuçlarını önceden garantilemediği hiçbir seçime bile isteyerek onay vermez, der. Az gelişmiş ülkenin burjuvazisinin ufku ve öngörüsü de az gelişmiş olacak ki bu sonucu önceden kestiremedi. Ama sonrasında bir daha böyle bir şeyin yaşanmaması için ne gerekiyorsa onu yaptı. Haziran 2015 sonrası barış görüşmelerinin sonlandırılmasını, Kasım seçimlerini ve 2016 da HDP’ye yönelik saldırıları bu bağlamda değerlendirmekte yarar var. Milletvekillerinin çoğunluğu, seçimle gelmiş belediye başkanlarının tamamı tutuklanmış, ülke genelinde il ve ilçe yöneticilerinin tamamı gözaltına alınmış, sadece üyelerine ve aktivistlerine değil, -sayıları onbine yaklaşan- entelektüel kadrolarına ve sempatizanlarına karşı derdest etme furyasının başlatıldığı bir partinin maruz kaldığı bu durum ancak siyasi soykırım olarak tanımlanabilir.”

“ARTIK SERMAYE’NİN MHP’YE İHTİYACI YOK”

O zaman kasım seçimleri bir dönüm noktasıdır diyebilir miyiz?

“Kasım seçimleri, Türkiye’de kör topal da olsa işleyen biçimsel parlamenter demokrasinin sonunun ilanıdır. Zaten uzun zamandır işlev ve anlamını yitirmiş olan parlamento ve onun oluşturulma süreci fiilen içi boşaltılarak askıya alındı. Meclisin anlamsızlaştırılması, onun içini doldurmak için yarışan siyasi partilerin de varlığını gereksiz hale getirdi. HDP’ye yönelik süpürme hareketinin ardından, MHP’nin anayasa değişikliği sürecindeki tavrı partinin tabanında ciddi bir sarsılma yaratırken ve şayet referandumda değişikliklere evet denilirse –ki demesi kesin- bu MHP’nin sonunu getirecek. İdeolojisi ve kitlesi büyük oranda AKP ve CHP arasında paylaşılan ülkücü hareket 1970’lerden bu yana güçlü bir işçi sınıfı karşısında kendisine yüklenen rol ve misyonu artık tamamladı. Daha açık bir deyişle sermayenin artık MHP’ye ihtiyacı yok.

“2023’ÜN ERKEN PROVASI”

2016 yılının en önemli günlerinden biri de 15 Temmuz. Tarihinde birçok darbeyi yaşamış ülke insanı bir kez daha darbe girişimiyle karşı karşıya kaldı. 15 Temmuz’u nasıl okuyorsunuz?

“2016’nın tartışmasız en vurgulanmaya değer siyasal vakası hiç kuşkusuz 15 Temmuz darbe girişimi olarak tanımlanan olay. Ve yine benim açımdan geçtiğimiz yılın en akılda kalan manşeti, “Bu darbe bize Allahın bir lütfudur” cümlesi. Bu cümledeki slogandan ne anlaşılması gerektiğini 16 Temmuzdan bu yana toplumun önemli bir kesimi salt gözlemlemekle kalmıyor, bizatihi yaşıyor da. 15 temmuz vakasının bana ilginç görünen yönlerinden bir tanesi, genellikle darbe yapanlar veya darbeye kalkışanlar, girişimlerini haklı göstermeye, bir başka deyişle kendileri için bir meşruiyet zemin araya gelmişlerdir. Ancak son olayda, iktidar tarafı darbeye maruz kaldığı konusunda içerde ve dışarıda hatırı sayılır bir grubu ikna etmeye çalışmak zorunda kaldı. Gerçekten bir darbe girişimi olup olmadığı, olduysa bunun niteliği, nedenleri, darbecilerin kimliği, darbeye girişenlerle maruz kalanlar arasındaki ilişkinin niteliği tartışmalarını bir yana bırakıp bunu gelecek neslin tarihçilerine havale edelim. Ancak açıkça görünen şu ki, artık fiilen işlemeyen parlamenter demokrasiye karşı girişilen bir darbe girişimin tarihi olarak hatırlanacak olan 16 Temmuz 2016 tarihi itibariyle Türkiye cumhuriyeti devletinin kurucu ideolojisi olarak Kemalizm tarihsel misyonunu tamamlamıştır. Temmuz sonrası cumhuriyetin Kemalist mitlerinin yerini, darbecilerin ortadan kaldırmaya çalıştığı “demokrasi ve onun yılmaz savunucuları”nın kişiliğinde simgeselleştirilen yeni mitlerin sürüme sokulması dikkat çekicidir. Darbecilerin işgalci güçlerle özdeşleştirilmesi, sivillerin darbe girişimine karşı direniş ve tepkilerinin ikinci kurtuluş savaşı olarak sunulması, bugünün demokrasi bayramı ilan edilmesi, caddelerin, parkların isminin değiştirilmesi, 15 Temmuza dair gazilik ve şehadet söylemlerinin üretilmesi, kahramanlık öykülerinin yazılması, bu tarih adına yeni paraların basılması, cumhuriyetin kuruluş sürecindeki mit yaratım sürecini çağrıştırıyor. Kuva-i Milliye ruhunun Yenikapı ruhu ile ikame edildiği 2016’nın ikinci yarısı sıkça dillendirilen 2023’ün erken provasıdır.”

“AKP ÖRGÜTÜ, ARTIK İKTİDARINI DEVRETMEYE RIZA GÖSTERMEYECEK”

2017 de sizin başlarken ifade ettiğiniz gibi bitmeyen, tamamlanmayan bir yıl mı olacak?

Geleceğe dair öngörüde bulunmak insanı muhafazakârlaştırır. Bu nedenle 2017’nin siyaseten nelere gebe olacağı üzerine öngörüler tasarlamak pek harcım olmamakla birlikte geçmiş tuhaf bir yılın siyasal olaylarına bakıp gelecek yılın siyasi mülahazalarının “rejim değişikliği” tartışması etrafında döneceği açıkça görülüyor. Türkiye adım adım tek partili bir siyasal düzeneğe doğru götürülüyor. İhtimaldir ki yeni yılda CHP –kurumsal kimliği ve ideolojik olarak sertleşmiş tabanı nedeniyle çok kolay olmasa da – 2016 yılında HDP’ye reva görülen süpürme operasyonunun nesnesi durumuna gelecektir. Bu evrilişin sonunda varılacak noktayı siyasal rejim değişikliği bağlamında tartışmak bana çok anlamlı gelmiyor. Zira ne AKP uzun zamandır siyaset bilimi çerçevesinde siyasi parti olarak değerlendirilebilecek kurumsal bir yapıya sahip, ne de hızla ülkenin sürüklendiği konumun verili literatürde bir tanımı var. Dolayısıyla, partili cumhurbaşkanlığı, yarı başkanlık, Türk tipi cumhurbaşkanlığı tartışmaları kifayetsiz kalacaktır. Gerçek olan şu ki referandumdan ne sonuç çıkarsa çıksın, AKP örgütü artık iktidarını kendisinin dışındaki bir kişi, kurum ya da partiye demokratik seçimler yoluyla devretmeye rıza göstermeyecektir.”

“BU DÖNEM TÜRKİYE SİYASİ TARİHİNİN EN UZUN 3 YILI”

Son olarak ne söylemek istersiniz?

“Yeni bir yılın ilk günlerinde, geçmiş yıl üzerine değerlendirmelerde bulunmak adettendir. Siyaseten 2016 üzerine mülahazada bulunmak koyla olmasa gerek. Zira bu öyle bir yıl ki, kendisinden önceki 2015’in siyasi olayları -gelişmeleri değil- göz önünde bulundurulmadan ne de yeni yılda yaşanacak olası siyasal değişimlere dair kestirimlerde bulunmadan konuşmak çok da olanaklı görünmüyor. Kim ne derse desin geleceğin toplumsal-siyasal tarihçileri için bu dönem Türkiye siyasi tarihinin “en uzun üç yılı” olarak sıfatlandırılmayı hak edecek gibi görünüyor.

Diren Keser-MERSİN