Dostunu Düşmanını Tanımak

Olağanüstü hali, adına darbe girişimi denilen vodvili veya referandum sürecini açıklamaya çalışırken, Almanya’da faşizmi sonuna kadar desteklemekle kalmamış, onun ideologluğuna soyunmuş, faşizmi meşrulaştırmak için akla izana sığmaz felsefi madrabazlıklara baş vurmuş filozof kargalardan medet umarsanız, sadece burnunuz değil, gırtlağınıza kadar muhafazakarlık batağına sürüklenirsiniz.

Postmodern projenin zihinlerde derin izler bırakan, temizlenmesi hayli zor olan üç kuramsal zehrinden söz edilebilir. Birincisi her türden eklektisizm ve perspektivizmle estetize edilmiş kuramsal omurgasızlık; ikincisi, gerçek olanı bilimsel olarak çözümlemek yerine, onları okunacak-anlaşılacak metinsel anlatılara, söylemlere dönüştürmek ve son olarak epistemolojik ve ontolojik dayanakları dikkate alındığında birbiriyle uzlaştırılamayacak yaklaşımları herhangi bir olay ya da olguyu açıklarken aynı model içerisinde kullanmak. Bu zehri tükürüp atmak yerine beynine çekmiş son zaman genç ve orta yaş bunalımındaki homo akademicus’un “…. Bir okuma denemesi”, “…. Üzerine Spiozacı okuma” ve benzeri türden başlıklar altında yürüttüğü çalışmalar, zehrin yol açtığı sanrının ürünüdür. Daha can sıkıcı olanı, toplumsal gerçekliğin anlaşılmasının daha fazla meşakkat gerektirdiği müphem zamanlarda, birbiriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan kuramsal model ya da yaklaşımları harmanlayarak yaşananları açıklama gayretleri de bu can sıkıcı sanrının semptomlarından olsa gerek.

Saul Below, “Bay Samler’in Gezegeni”[1] adlı romanında, faşistlerin toplama kamplarından sağ çıkmayı başarmış olan romanın kahramanı Samler’i şöyle konuşturur: “Yüzyılın en büyük suçunu alelade bir alçaklık olarak göstermek fikri hiç de sıradan bir şey değildi… sıradanlık sadece bir kamuflajdı[2]. Ölümü iğrenç olmaktan çıkarmanın, onu sıkıcı ve önemsiz göstermenin daha iyi bir yolu mu var? Destek verici bir sezgiyle işi kılıfına uydurmanın bir yolunu buldular. Herkes (bazı yazarlık taslayan kadınlar dışında) cinayet nedir bilir. Bu çok eski bir insan bilgisidir… Hayatın kutsallığı… Bu eski anlayışa karşı çıkmak sıradanlık değildir. Hayatın kutsallığına karşı kurulmuş bir tezgahtır. Sıradanlık, en güçlü irade tarafından vicdanı yok etmek için benimsenen bir maskedir. Bu kadın profesörün düşmanı çağdaş uygarlığın bizzat kendisi. Yirminci yüzyıla saldırmak için sadece Almanları kullanıyor – onu suçlamak için Almanların icat ettiği terimlere başvuruyor- Weimar entelektüellerinin abuk subuk fikirlerini desteklemek için tarihteki bir trajediden yararlanıyor”[3].

Kapitalist toplumun bunalımı karşısında, zaten içinde yer aldığı kuramsal yaklaşımın yöntemsel ve varlıkbilimsel temellerine hakim olmayan “düşünür”, kendi bunalımını teorinin yetersizliği üzerine yıkarak, muhafazakar hayaletleri imdada çağırıyor. Arendt’in savaş sonrası benimsediği siyasal konumlanışında ve reel sosyalizmin çöküşüyle pek çok tövbekar Marksistin muhafazakar argümanlarla bezenmiş yeni bir sol proje yaratma çabasında olduğu gibi, yaşamın bunalımı ile kuramın bunalımı pişti olduğunda, çıkış yolu olarak kadim gerici felsefi geleneklerden medet ummak çok yabancısı olunan bir durum değil elbette. İkinci paylaşım savaşı sonrası Avrupalı sol entelijensiyanın Heidegger ve Schmitt’e sarılması, 68 sonrası bunalıma giren batı Marksizminin kayda değer sayıda yazarının idealist felsefenin ontolojisinden ve muhafazakar siyasal kuramlardan medet umarak modeller geliştirmeleri ile 2008 krizinden bu yana durulmayan siyasi dalgalanmaları açıklamada tarihsel maddeciliğin kuramsal çerçevesini, muhafazakar siyasal ideolojinin kavramsal araçlarıyla donatarak deforme etme girişimlerini – kimi bilinçsizce olsa da çoğunluğu bilinçli bir çabanın ürünüdür –   bu bağlam içerisinde görmek gerekir.

Kuramsal mevzisini ıslah edilemez bir Marksizm karşıtlığı üzerine inşa etmiş, siyasi pratik içerisinde yılmaz bir komünizm karşıtı muhafazakar olarak Schmitt, yukarıda bahsi geçen, bunalıma düşmüş solun bütün zihinsel uzuvlarıyla sarıldığı siyasi ilahiyatçıların başında gelir.  Bir yandan reel faşizmin kuramsal meşruiyet zeminini sağlamlaştırmak için, bugün bize çok tanıdık gelen, onca ahlaksızlığın içinde, ahlaktan azade bir kurama ihtiyaç duyuyordu Scmitt, ki bunu dost-düşman modelinde buldu. Diğer yandan üretim ilişkilerine ve sınıf mücadelelerine kayıtsız, siyasal alanı tüm diğer toplumsal ilişkilerden bağımsız ve hatta ve hatta tüm toplumsal ilişkilerin tek belirleyeni olarak yeniden tanımladı.

Siyasal kavramını tanımlarken, ki tanımlamaktan ziyade siyasetin karakteristik tahlilini yapar, onu devletten ayırarak[4], ontolojik olarak siyasala öncelik verir. Siyasal olanın doğası o denli mıncıklanır ki sonuçta elimizde spekülasyon hamurundan başka bir şey kalmaz. Muhafazakar cenah bu hamurun ne menem bir şey olduğunu iyi bilir, ama sol entelijansiya, okulöncesi çocukları gibi bu hamuru şekilden şekle sokuyor.  Schmitt, “siyasal olan”ın – ne demekse- bu olağanüstü mistifikasyonu üzerinden, siyasal analiz içerisinde devleti kavramlaştırılamaz kılarak devre dışı bırakılmasının yolunu açar[5].  Böylece, emek ile sermaye arasındaki maddi çelişkinin yerini insan doğasının derinliklerinden çekip çıkarılan dost-düşman ikiliği alırken, sınıflı toplumun tahakküm aracı olan devletin yerini siyaset dışına itilmiş, tartışılması bile büyük günah sayılan “Devlet” alır. “Egemen olağanüstü hal durumunda nihai karar vericidir” üfürmesi, aforizmik düşünmekten haz duyan azgelişmiş ülke varoşunun sol akademiasında aksı seda ederken, sınıfsal tahakkümün bu skolastiğin neresine yerleştirileceğinin bırakın yanıtını aramak, sorusu dahi sorulmaz. Dost ile düşman oluşumlar arasındaki savaş, öldürme hakkı, cinayeti doğallaştırma – Arendt gibi sıradanlaştırma mı deseydik – üzerine kurulu jargon bütün o siyaseten ilahi metne hakimdir. Ne cazibe ama… Toplumsal gerçeklik bütün bu imgeleme dayalı düşünmenin saydam varilinde yüzen bir hıyar mertebesine indirilip itibarsızlaştırılır.

Schmitt ve Heidegger, insanlık tarihinin bu güne değin yaşayıp görebildiği en büyük trajedilerden birinin doğrudan nedeni olan kapitalist sömürü ilişkilerini siyasal alan dışına sürükleyip koruma altına aldıktan sonra, trajedinin uygulayıcılarını ve burjuva siyasetini aklayabilmek için idealist felsefeyi dahiyane biçimde kullandılar.  Sonradan bir büyük anlatı olarak mahkum ettiği Marksizmi yapısöküme tabii tutmak gerektiğinde ısrar eden Derrida, skolastiği kalkan ederken, Heiddeger’i mızrak olarak kullandı.  Liberalizm liberallere bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir şiarıyla, liberal radikal demokrasi modelini komünizmle ikame etmeye çalışanlar,  Schmitt’in siyasi ilahiyatına secde ettiler. Troçki’yi duymazdan gelip, Huntington, Fukuyama gibi neo-muhafazakarlığın arpalığından beslenenlerle eşzamanlı sosyalizmin ölümünü ilan ettiler. Ya sosyalizm ya barbalık diyen Luxemburg’u hafızalardan silip, barbalığın son büyük kalesi faşizmin felsefi meşruiyetine girişenlerle aynı kuramsal çanaktan beslenenlerin ürettikleri düşünce silsilesinin nesnel olarak hangi sınıfsal çıkarın yararına olduğunun diyalektik yapısöküme uğratılması gerekiyor artık.

Olağanın üstünde ağdalı bir jargon, okuyanı komplekse sürükleyen entelektüel dil oyunlarıyla bezenmiş bu ideolojinin – ki solcularımızın bu cazibeye kapılmaları pek de zor olmamıştır-  cazibesine kapılıp liberal dünya görüşüne meyletmiş solculara diyecek bir şeyim yok.  Ancak, tarihsel maddeci diyalektik bilgi kuramının ana omurgasını oluşturan çelişki nosyonu ile dost-düşman ikiliğini kah eşdeğer görmek, kah siyasi analiz sürecinde birbirine eklemleme çabası içerisinde olmak, anlaşılabilir olmamanın ötesinde can sıkıcıdır.

Kavram ile nesnesi, kuram ile gerçeklik arasında, sonsuzca birbirini olumsuzlayan diyalektik bir ilişki vardır. O nedenle biraz da sinirli bir çaresizlik içerisinde Pareto, “Marx’ın kavramları yarasalara benziyor, bir bakmışsınız kuş, bir bakmışsınız fare olmuşlar” diyor. Diyalektik düşünme, tarihsel toplumsal gerçeklikten kopuk ve onun üzerinde bağımsız gerçekliği varmış gibi algılanan modellerle düşünmeyi inkar etmekle başlar. Dost düşman modeli üzerinden yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinin Türkiye’sinde olağanüstü hal ve siyaseti açıklamaya yönelik her türlü çaba, çabalayanı, bırakın gerçeklikten başlamayı, görüngüyü felsefe üzerinden gerçek olanla takas edip, zihinsel kurguya olgunun üzerinde bir gerçeklik bahşeden idealizm batağına düşme tehlikesiyle karşı karşıya bırakır. Gerçeklik-olgu-zihinsel kurgu arasındaki ilişkide, düşünme biçimini tersinden alıp gerçekliği pas geçen –çünkü gerçeklik olgusal olanla eşdeğer kılınıp teke indirilmiştir-  alim, gerçeklik ve modeli arasındaki ilişki, kendi yarattığı tanrısına kendisini yaratan olma sıfatını bahşeden müminle tanrısı arasındaki ilişkiye benzer.

[1] Saul Bellow, Bay Samler’in Gezegeni, çev. Hasan Fehmi Nemli, İletişim yayınları, İstanbul, 2016.

[2] Burada H. Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı çalışmasına gönderme yapılıyor.

[3] S. Bellow, age, s. 19. Weimar entelektüellerinin başında kuşkusuz Heidegger Schmitt geliyor.

[4] Carl Schmitt, Siyasal Kavramı, s.39, Metis yay. İstanbul, 2006.

[5] Schmitt, age, 39.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir