Meclis İçtüzük Değişikliği Üzerine.

1) Biliyorsunuz ki Meclis’te iç tüzük değiişiklikleri tartışılıyor. MHP ve AKP ortaklığıyla getirilmeye çalışılan iç tüzükte “Cumhurbaşkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanına ve Başkanlık görevini yerine getiren Başkanvekiline hakarette bulunmak, sövmek veya onları tehdit etmek yahut Türkiye Cumhuriyetine veya onun Anayasa düzenine sövmek, Türk Milletinin tarihi ve ortak geçmişine yönelik hakaret ve ithamlar ile Anayasanın ilk dört maddesine aykırı beyanlarda bulunmak, Türkiye Cumhuriyetinin Anayasa ve kanunlarda düzenlenen idari yapısı ve yerleşim birimlerine ilişkin Anayasa ve kanunlara aykırı isim ve sıfatlar kullanmak”gibi bir madde var. Bu maddeyle aslında Cumhubaşkanlığı’na yönelik eleştirilerin önünün kesilmek istendiği yorumları yapılıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Klasik liberal demokrasinin özü tartışmaya dayanır. Parlamento sadece yasama görevini yerine getiren bir organ olmanın ötesinde, halkın, seçtiği vekiller aracılığıyla, düşünce ve taleplerinin dillendirildiği deyim yerindeyse bir arenadır. Türkiye gibi ikide bir yasa çıkaran, verili yasaları değiştiren yoğun bir yasama faaliyeti içerisindeki parlamenter demokrasiler – bir an için hala böyle bir demokrasinin var olduğunu düşünelim- dışında kalan, kıta Avrupası parlamenter demokrasilerinde, parlamento yasa çıkarmaktan çok bir müzakere arenası işlevi görür. Bu tüzük değişikliği ile anlaşılan o ki, son birkaç yıldır iktidardaki örgütün alameti farikası haline gelmiş olan düşünce ve ifade özgürlüne tahammülsüzlüğün son hedefi, yarım yamalak da olsa işleyen parlamento olacak. Her şeyden önce tüzük değişikliği ile milletvekilliği dokunulmazlığının kalan son kırıntıları da tırpanlanarak tamamen ortadan kaldırılıyor. Bu düzenlemeyle, cumhurbaşkanına hakaret, meclis başkanına hakaret kisvesi altında artık kürsü dokunulmazlığı diye bir şeyden bahsetmek olanaksız hale gelecek. Bunun yanı sıra yasa teklifi, görüşmesi, genel görüşme ve gensoru sırasında milletvekillerinin, konuyla ilgili konuşma süreleri 10’ar dakikadan, öneriyi veren milletvekili için 5, diğer milletvekilleri için 3’er dakikaya düşürülüyor. Bu parlamentonun tartışma arenası olma özelliğini neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor. Bir diğer değişiklik maddesi, meclis başkanı ve vekillerinin oturumları yönetme sırasında takdir yetkilerini kullanmaları genişletilerek, başkanın neredeyse parlamento içerisinde güçlendirilmiş yürütme gibi davranmasının önü açılıyor. Bu değişiklikler pek de şaşırtıcı değil. Referandum sonrası çıkarılacak uyum yasalarının kamuoyu ve meclis içerisinde tartışılmaması için iktidardaki örgütün ihtiyaç duyduğu meclis yapısı için bu gerekliydi. Ancak bunun da ötesinde, toplumdaki genel otoriterleşme halinden de azade düşünülmemesi gereken bir tasarıdır bu. Daha açığı şöyle söyleyeyim: Yüksel caddesindeki özgürlük heykelinin etrafına konulan polis bariyerlerini hatırlayın; 25 Temmuzda HDP’nin Diyarbakır’da yaptığı grup toplantısı sırasında halk ile vekilleri buluşturmamak için dikilen polis bariyerlerini de göz önünde bulundurun; bir de buna, yarın sadece parlamento binasının etrafının değil, kürsünün de bariyerle kapatıldığını farzedin. Bu tüzük değişikliği kabul edildiğinde son söylediğim faraziye olmaktan çıkacaktır.

2) Hocam biliyorsunuz ki 2014 MGK sonrası alınan ve basına yansıyan çöktürme planı adım adım ilerledi. Önce İç güvenlik yasasıyla toplum pasifize edilmeye ardından Çözüm sürecinin bitirilmesi 7 Haziran seçimlerine darbe ve 15 Temmuz Darbe girişimi ile birlikte gelen OHAL tüm bunlar göz önüne alındığında iç tüzükte 1950’lili yıllarda uygulama da olan Kürt, Kürdistan Amed gibi kelimelerin yeniden yasaklanması Türkiye’yi nereye götürür?

YANIT: Sorunuzdaki, kamuoyunda kabul görmüş ama bana göre sorgulanması gereken birkaç noktayı ele almak gerekiyor. Birincisi, hiçbir zaman gerçek anlamda bir çözüm süreci yaşanmadı. Bir başka deyişle, Türkiye cumhuriyeti, ne “barış süreci”olarak adlandırılan dönemde, ne daha öncesinde ne de bundan sonra Kürt sorununu kalıcı ve barışçıl biçimde çözmeyi amaçlamamıştır, amaçlamayacaktır. Bu, halihazırda iktidardaki örgütün tavrıyla değil, genel olarak Türkiye devletinin kuruluş ve varoluş biçimiyle açıklanabilecek bir olgudur ve tartışılması bu yazının boyutlarını aşar. İkincisi, evet 7 Haziran- 1 Kasın 2015 arası yaşananlar, gerçek anlamda parlamento ve temsili demokrasiye karşı bir darbedir. Ancak, 15 Temmuz’da her ne oldu ise dünya siyasi tarihine ilginç bir vak’a olarak geçecek ve geleceğin siyasi tarihçileri için zengin bir konu olma potansiyeli taşıyor. 15 Temmuz ve sonrası öyle tuhaf bir durum ki, genelde darbeyi yapanlar, ya da yeltenenler kendilerini haklı göstermek için çabalarken, bizim ele aldığımız durumda, darbeye maruz kaldığını iddia eden örgüt, gerçekten bir darbe olduğuna yedi düveli inandırmak ve kendi meşruiyet zeminini oluşturmak için canla başla çalıştı ve çalışmaya devam ediyor. Bir başka deyişle ‘darbeye maruz kaldığını iddia eden hükümet tartışmalı bir meşruiyet sorunu’ yaşıyor. Darbe sonrası çıkarılan OHAL için pek çok spekülasyonda bulunulabilir, ancak reis zaten açıkladı: “Bu Allahın bir lütfudur”. Soru şu: kimin için? Bu konuya ilişkin son olarak şunu söyleyebilirim: 15 Temmuz, resmi olarak kemalizmin ölüm tarihidir, erken bir 2023’tür. Bütün o yaratılan mitleri, efsaneleri, destanları bu varsayım üzerinden değerlendirdiğinizde, örgüt, kendi Kubilaylarını, kendi Sütçü İmamlarını yaratıyor; köprülere, caddelere yeni isimler veriyor, yeni marşlar, heykel sanatında post-absürd yaratılar ortaya koyuyor; bayramlar, konunun eğitim-öğretim müfredatına girmesi, resmi tatiller ve daha niceleri… Sanırım Türkiye denilen zaten kuruluşundan bu yana huzursuz olan bu devlet-toplumu daha huzursuz günler bekliyor. Ve huzursuz olan her canlı gibi toplum da totaliterleşir.

3) PKK Lideri Abdullah Öcalan Çözüm süreci sırasında heyet ile yaptığı birçok görüşmede anayasal güvenceden bahsediyordu ve çözüm sürecinin bitirilmesiyle bir darbe mekaniğinin devreye gireceğinden bahsediyordu. Bu darbe mekaniğiyle hatta bazı siyasetçilere sizin hayatınız değil çocuklarınızın hayatı tehlikede uyarısında bulunuyordu. Gelinen aşamada Türkiye’de her ne kadar başarısız bir askeri darbe girişimi yapılsa da sonrasında ilan edilen OHAL ile tüm muhalefet baskı altına alındı. Önümüzdeki süreçlerde Türkiye’de gelişebilecekler nelerdir?

YANIT: Ben genel olarak geleceğe ilişkin önkestirimlerde bulunmaktan kaçınanlardanım. Herşeyden önce biliminsanlarına ya da belirli alanlarda bilgi sahibi olduğu isnad edilen kişilere “münnecim” muamelesi yapılmasını doğru bulmuyorum. İkincisi, geleceğe dair öngörüde bulunmak, tahlili yapan kişiyi eşyanın tabiatı gereği muhafazakarlaştırır. Hadi bu iki gerekçeyi bir an için yok sayalım, böyle bir ülkede, böyle bir toplumda, geleceğe dair akılcı gözlem yapmak olanaklı mıdır ki? Bırakın orta ve uzun vadeyi, yarına nasıl bir ülke ve topluma uyanacağımızı bile kestiremiyoruz. Darbe girişimi-OHAL bağlantısına ilişkin itiraz ve çekincelerimi yukarda belirttim. Bir kez daha başka biçimde söyleyeyim: Bu toplumun içine hızla sürüklendiği girdabın ne darbe girişimiyle alakası var ne de bir kişinin kişisel hırsı ve iktidarı ile açıklanabilir. Bu çok daha uzun erimli, daha katlanmış ve toplumun bütünsel dönüşümü ile alakalı bir şey. Bugün toplumun içinde bulunduğu durumu, salt giderek sertleşen anti-demokratikleşme, totaliterleşme ile bağlantılandırıp, gelecekte neler olacağı sorusuna yanıt açık ve doğaldır ki daha fazla totaliterleşme, daha fazla demokratik değerlerden uzaklaşma olacaktır. Ancak ben daha vahim bir duruma işaret etmek istiyorum: Bu topraklarda yaşayan, dili, dini, etnik aidiyeti, mezhebi, cinsiyeti ne olursa olsun, tüm toplum üç kuşağını yitirdi. Ve hemen yarın bir restorasyon sürecine girildiğini varsaysak bile, insanlık, demokrasi, özgürlük, eşitlik adalet adına yitirdiğimiz ne varsa geri kazanmamız en az çeyrek yüzyıl alacaktır. Dikkat edin sadece yitirilenlerden bahsediyorum, bir de üstüne sahip olmayıp da kazanmamız gerekenli ekleyince durumun vahametini varın siz düşünün.

4) Özellikle getirilen Başkanlık sistemi ardından iç tüzükteki
değişimle asıl hedeflenen nedir? Yukarıda ilk soruda da belirttim. bu soru ile birinci soru aynı. Bunun yanıtını birinci soruda verdim zaten. Dolayısıyla bunu çıkarabilirsin

5) Son olarak HDP’nin başlattığı Vicdan ve Adalet Nöbeti’ni nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de var olan kaos ve onurlu bir barış için muhalefetin nasıl bir yol izlemesi gerekiyor? Türkiye’de var olan kaosun son bulması için ne gibi adımlar atılmalı?
Ben HDP Eşgenelbaşkanları Demirtaş ve Yüksekdağ’ın referandum sonrasından bu yana gerek demokratikleşme adına, gerekse “hayır cephesi”ne istinaden dillendirdikleri, ılımlı, birleştirici ve daha ziyade müzakereye dayalı söylemlerini önemsiyorum. Ancak gerçekçi olmak gerekirse, bu çağrılardan öyle ulvi beklentilerim de yok. Referandum sürecinde evetci cenah ve hayırcı bloğu karşılaştırırken şöyle bir gözlemde bulunmuştum: Evetcilerin neredeyse tamamı ırkçı-milliyetçi ve evet propagandalarını Kürt özgürlük mücadelesine muhalefet üzerinden yürütürken, hayırcıların da neredeyse yarıdan fazlası benzer bir söylem ve duruş üzerinden propaganda yürütüyorlardı. İki grubu topladığınızda karşımıza en iyimser tahminle yüzde yetmiş-yetmişbeşlik bir milliyetçi cephe çıkıyor ki, bu da beni geleceğe ilişkin demokratik bir toplum ve kalıcı-onurlu bir barış şiarı etrafında birleşmiş bir cephenin olanaklılığı konusunda karamsarlığa itiyor. Tarih bize göstermiştir ki, her ne türü olursa olsun, hiçbir milliyetçilik, demokrasi, barış ve özgürlüğü öncelikli hedefi olarak almamıştır. Haziran 2015 seçimleri ve sonuçları bu fasit çemberin kırılması için bir fırsat koymuştu bu toplumun önüne. O zaman kamuoyunda yaygın kabul gören HDP Türkiyelileşiyor söyleminin aksine ben “Türkiye HDPlileşecek” ve bu topraklardaki milliyetçilik laneti bozulacak demiştim. Ancak bilindiği gibi buna izin verilmedi. Bunun için ben eğer bir darbeden söz edilecekse Haziran-Kasım 2015 arası yaşananların gerçek bir darbe olduğunda ısrarcıyım, öyle girişimi falan da değil ha.
Bu nedenle, bu kaos ortamından kurtulma, kalıcı ve onurlu bir barışı sağlamada HDP ve diğer özgürlük mücadelesi veren, milliyetçiliği eylem ve düşünce biçiminin merkezine koymamış olan parti, grup, yapı ve kişilere önemli görevler düşüyor.İçinde bulunulan koşullarda, kaos ortamındaki en büyük provakatör bizatihi iktidarın kendisidir, bu nedenle barışçıl muhalefet ve eylemlerden vazgeçilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Hemen ve kısa vadede sonuç alınamasa da HDP’nin Vicdan ve Adalet Nöbetlerinin olumlu sonuçları olacağını düşünüyorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir