Siyaset (in) Biliminin Sınırları

İnsani eylemlilik olarak siyasetin bir sınırı var mı? Sorunun yanıtı biraz da siyasetin tanımlanışı ile ilgilidir. Zamanın bilmeye eğilimli öznesi, içinde debelenip durduğu pedagojik mantık tarafından, her şeyi tanımlamak zorunda olduğu tasası ile donatılmıştır. Tanımlamak, Spinoza’dan bu yana biliyoruz ki, sınır koymak, ya da tanımladığımız “şey”in sadece nerede başlayıp nerede bittiğini değil aynı zamanda ne olmadığını örtülü ya da açık biçimde söylemek anlamına geliyor. İktidar denilen mefhumu salt kurgulanmış bir siyasal alan içini hapsedip onu “siyasal olan” olarak sınırlamak, onun gerçek maddi ilişkiler içerisinde üretilişini gizemli hale getirir. Toplumsal olarak belirlenmiş, bu toplumsal ilişkileri üreten, toplumsal ilişkiler içinde üreten ve üretilen gerçek kanlı canlı insanlar arası ilişkiler ters yüz edilerek iktidarın nesnelerine çevrilirken, bütünüyle yabancılaşmış biçimiyle bize görünen iktidar, siyasal alan içine hapsedilip “siyasal olan” olarak kavramlaştırılır. Bu gerçek yabancılaşmış ilişkiler bir kez de bilim tarafından ters yüz edilirken siyasal alan, diğer toplumsal ilişkilerden azade özerk bir alan olarak tasarlanır. Siyaseti, yani bütün olarak iktidar ilişkilerini, sermayenin üretim ve yeniden üretimi döngüsünden koparmak, bu ilişkilere kerameti kendinden menkul bir değer ve mantık yüklemek, onu kendine özgü bir mantık içerisinde işliyor gibi tasarlamak – Nietzscheci güç istencini, Spinozacı conatusu ya da Schmitt’in dost düşman ayrımını bu mantığın motor gücü haline getrmek- onu sadece sınırlamakla kalmaz aynı zamanda siyasetin verili biçimiyle aşılamayacağını vaz eden bir ilahiyata dönüştürür. Bu türden ikilikler ve özcü yaklaşımlar, sadece iktidarın dinamiğini yani siyasal düzenin üretim koşullarını gizlemekle, gizemlileştirmekle kalmaz, bununla bağlantılı olarak, siyasal ilişkilerin toplumsal ilişkiler bütünüyle olan bağını da koparıp “siyasal olan”a ontolojik öncelik verip onu özerkleştirir de.
Anlam üzerine konuşmanın, ruh çıkarıcı gibi her olay ve olgudan anlam çıkarmanın, postyapısalcıların sevdiği deyimle gerçekliği okumanın -arkadaşlar buna kurgusal diyorlar- moda olduğu şu zamanlarda, siyasetin anlamını araştıran felsefeden uzak durmak lazım. Neticede felsefe dinden sonra en büyük yabancılaşma olduğu için tıpkı tanrıya sarıldığımız gibi zora düştüğümüzde sarılacağımız değil, ondan kurtulmamız gereken bir mantıksal spekülasyondur. Bunca siyasal olanın ontolojik kökenine dair lafazanlık niye? Köken meselesine neden bu denli saplanıp kalıyor zamane siyaset felsefecileri? Siyaseti, “siyasal olan” olarak ontoloji düzeyinde kurgulayıp bu spekülasyon üzerinden gerçekliği açıklamaya çalışmak kelimenin tam anlamıyla skolastiktir. Düşünsel kurgulardan hareketle gerçekliği açıklamaya değil de sadece anlamaya çalışmak yerine, gerçekliğin kendisine bakmamakta ısrar etmekle ille anlamaya çalışmakta ısrar etmek, anlamın simgesel ve imgesel, öyle diyorlar ya, dehlizlerinde spekülasyon yapmaktan, amiyane tabirle uçuşa geçmekten başka ne ola ki? “Felsefe kavram üretmektir” . Bu saçma sapan Deleuzcü aforizmayı kabullenmek, bizi toplumsal pratiği bir yana bırakıp gerçeklik üzerine düşünmeyi başlı başına pratik olarak kavramak hatta bu pratiği gerçeklikle ikame etmek anlamına gelir.
Toplumsal gerçekliği neden bu kadar speküle ederek karmaşıklaştırıyorlar? Soru aslında o kadar yalın ve basit ki: Siyaset olarak tanımlanan bu mücadele ya da daha anlaşılır biçimiyle kavga neden? Israrla ve inatla tarihsel dahi olmayan, insanın ruhunun, bilinç ya da bilinçaltının, yaradılışının derinliklerinde bir köken keşfedip, bütün yaşanmışlığı, pratiği evirip çevirip bu kökene dayandırmaya çalışılıyor. Toplumsal kriz, toplumsal bilimlerin krizi ve yöntemin kriziyle örtüştüğü bunalım dönemlerinde felsefe ve ontolojik meseleleri öne çıkarıp gerçeklikle ikame etmek, gerçekliği ve özsel olanın üzerini fantezi ve melankoli ile sırlama girişimi zamanın “doxasophus”unun karakteristik özelliğidir. Varoluşçuluk kriz dönemlerinin her daim baş tacı felsefi duruşu ve bunalımın kuramsal düzeyde üstesinden gelemeyen entelektüelinin omurgasızlığını ve biçareliğini, üzerinden örtbas etmeye çalıştığı söylemsel yaşam biçimi olagelmiştir.
İktidar, insan türünün doğasında var olan güç istenci, conatus veya benzeri türden varoluşçuluğa götürücü temellendirmelerle açıklanamaz. Bu açıklama biçimleri her şeyden önce her türden tahakküm ilişkisini doğallaştırarak kaçılmaz hale getirir. İktidar zorla, ya da daha doğru bir deyişle zorunlulukla başlar. Ve insanın karşı karşıya kaldığı ilksel zorunluluk iş bölümü ve özel mülkiyettir. Bu nedenle iş bölümünün en sofistike biçiminin görüldüğü, özel mülkiyetin aklın bütünsel olarak kavramakta zorlanacağı derecede karmaşıklaştığı burjuva toplumsal ilişiler alanı olarak sivil toplum, iktidarın değil, tahakküm mantığı içre ve üzre biçimlenmiş insan ilişkilerinin vücuda geldiği alandır. Ki söz konusu mantık, Hegelin sunduğu biçimiyle insan ilişkilerine dışarıdan dayatılan değil, tarihsel ve toplumsal olarak üretilmiş, kendisini ortaya çıkaran özneler üzerinde işlem görmesi sebebiyle, özneyi kendisinin nesnesi kılabilecek potansiyele sahip maddeci ve diyalektik bir mantıktır
Her türden egemenlik ilişkisinin tohumunun serpilip yeşerdiği alan olan sivil toplumun dışında, onun üzerinde ve hatta ondan bağımsız bir alan olarak “siyasal alan” , özden koparılmış, ya da ayrıymış gibi durur. Algılaya kendisin sunan ya da zorunlu olarak yeni bir öz biçiminde görünen, özü görünüme dönüştürüp kendini öze dönüştüren alan olarak siyasal alan ya da siyasal olan, çağın siyasete dair geçerli tanımlamalar bu muazzam yabancılaşma zerine temellendirilmiştir. Bu yabancılaşmış ama gerçek ilişkilerin en ürkütücü olanı devlet, burjuva sivil toplum alanında birbirini boğazlama mantığı üzerine kurulu ilişkileri, genel irade, ulusal egemenlik, milletin devleti adı altında gökselleştirirken, aynı alanda birbiriyle didişen bencil bireyleri, çatışan sınıfları, bu gökselleştirilmiş devlet karşısında, kurgusal vatandaş mertebesine çıkarır. Son yüzyılın siyaset bilimi denilen paradigması bu mutlak tersyüz edilmiş, yabancılaşmış ilişkilerin özsel kabul edilişine adanmışlık üzerinden kurgulanmıştır. Kim kahir ekseriyeti tatmin ve ikna edebilecek bir devlet tanımlaması yapabilir ki? Aynı şey şu bir ideal olarak hemen herkesin önüne koyduğu demokrasi mefhumu için de geçerli değil mi? Siyaset, eğer bu sözcük bize her türden doğrudan ya da dolaylı iktidar ilişkisini çağrıştırıyorsa, onun bir embriyo olarak içinde döllenip serpildiği mülkiyet ve üretim ilişkilerinin rahminden çıkarılıp, bu rahmi yaratan, hatta ve hatta belirleyen olarak, siyasal alan ve/veya “siyasal olan” olarak görünür olduğunda ve bu görünüp bilinçli ya da bilinçsizce özsel ilişkiyle ikame edildiğinde sınırlanmış olur. Bu yüzden Spinoza’nın belirlemek olumsuzlamaktır düsturuna Hegel itiraz eder: olumsuzlamak belirlemektir. Siyasal alan/sayasal olan, mülkiyet ve üretim-dolaşım- bölüşüm ilişkilerinin kendini olumsuzlamasının sonunda -çünkü ancak bu olumsuzlama sayesinde aracılığıyla ve sonunda kendini yenden üretebilir- ya da olumsuzlaması olarak belirdiğinde kendisini sınırlamış olur. Bunu evvel emirden, kendisini özerk bir alan olarak sunarak, diğer tüm toplumsal ilişkilerden azadeymiş gibi görünerek, kendine özgü ve içkin bir işleyişi varmış gibi varoluşa gelerek yapar.
Eğer siyaset bilimi olarak adlandırılan bir bilim varsa, can alıcı bir soru olmasına rağmen şimdilik bunu gündem dışına bırakalım, her bilimsel eylemin düşünmeyi gerektireceği varsayımından hareketle, düşünmenin sınırları bu varsayımsal bilimin de sınırlarını oluşturacaktır denilebilir. Siyaset bilimi, bu tersyüz olmuş, tepetaklak duran görüngüsel ilişkileri özsel kabul edip, inceler, anlamaya çalışır/açıklar; bütün bunları yapabilmek için “kavramlar üretir”. Bir kez bu tersyüz olmuş ilişkiler gerçek kabul edildiğinde, yapılabilecek tek şey, gerçeklikle hiçbir bağlantısı olmayan düşünsel kurgular olan kavramlar aracılığıyla speklasyondur. Hele bir de, zaten özden değil görüngüden hareketle, görüngüyü gerçeklik olarak kabul ederek tasarlanmış bu fabrikasyon kavramlar gönderimde bulundukları nesne, olgu ya da ilişkiden bağımsızlaşıp onun üstünde, dışında ve bağımsız bir hal aldığında –Platon’un ideaları gibi – bu spekülasyon katmerlenerek devam eder. Bu gün siyaset bilimi denilen paradigma tam da bunu yapıyor. Siyasetin de siyaset biliminin de sınırlarını zorunlu olarak belirleyen bu katmerlenmiş ve kangrenleşmiş yabancılaşmadır. Siyaseti sınırlarından kurtarmak, kangrene neden olan mekanizmayı ortadan kaldırmakla olanaklı olacaktır ki bu da zaten siyaseti sonu anlamına gelir, zorunlu olarak siyaset biliminin de.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir